İzlemeyin #2

Selam! Aylar sonra bloga dönüşüm maalesef bir “izlemeyin” yazısıyla olacak. O kadar izlemeyin’lik bir dizi ki tembelliği bırakıp kalktım yazı yazmaya karar verdim. Sırf sizin için. İzlememeniz gereken dizinin adı: “Flower Boy Next Door” 

Spoiler verebilirim hatta vereceğim bu nedenle attığım başlığa rağmen izlemeyi düşünen kararlı bireyler blogumdan hemen çıksın ki seyir zevki kaçmasın. Aslında bilmiyorsunuz henüz ama dizide spoiler verilebilecek bir şey bile yok :D *skljdghlskdjg*

Flower-Boy-Next-Door

Dizinin kadın oyuncusu Park Shin Hye ki ben hala bu kızı seviyor muyum sevmiyor muyum karar veremedim. Hayırlısı. Erkek oyuncuları ise Baker King Tak Goo dizisinin sevilesi oyuncusu Yoon Shi Yoon diğeri ise ilk defa izlememe rağmen nedense daha önceden de izlemişim hissi yaratan eşofmanla bile güzel olan adam Kim Ji Hoon. Ki –buraya dikkat- diziyi sonuna kadar izlememe sebep olan koskoca iki nedendir bu adamlar. Onlar da olmasa dizi bildiğin çöp. Bir buçuk saatlik film olunacak bir konuyu adamlar kalkıp on altı bölümlük bir dizi yapmış! Düşünebiliyor musunuz?!

2013010714242684042_1(Dizideki gej hallerini görmelisiniz! Yok yok vazcaydım, kesinlikle görmemelisiniz.
Öyle uyuz öyle mıymıntı ki insanı ekran başında sinirlendiriyor.)

Konuyu anlatayım azucuk: Şimdi bir tane kız var bu kız böyle bütün gün evin içinde. Bir de evden çalışabileceği editörlük işi var falan e durum böyle olunca niye çıksın dışarı di’mi? Kız günlük tutuyor arada kendinden ‘Bu kadın’ diye bahsederek ince ince duygularını yazıyor. İtiraf etmem gerekirse eğer Bu kadın’lı duygu düşünce aktarma sahnelerini biraz sevdim. (Bardağın dolu tarafını görme çabası da olabilir şimdi, bilemedim.) Bu kız editörlüğün ve günlük yazmanın yanı sıra boş vakitlerinde karşı binada yaşayan komşusunu dürbünle izlemek gibi bir alışkanlığa sahip. Platonik durumlar. Tek odalı dairelerin olduğu eski bir apartman burası. Ay uyuz ev kızının adını yazmaya unuttum bak, kızın adı Go Dok Mi. Dok Mi’nin bir de komşuları var haliyle. Hemen yan tarafında oturan iki karikatürist arkadaş var. Karşı binada ise doktor var, bir süre sonra doktorun kardeşi de katılır ve olaylar…

Go Dok Mi uzunca bir süre karşı komşuyu izlerken bir gün komşunun kardeşi olan ünlü oyun yazılımcısı (böyle mi denir bilmiyorum ama) Enrique, Dok mi’yi elinde dürbünle yakalar ve dayanır kapısına. Önce küçük çaplı bir olay yaşanır Enrique sapık damgası bile yer ama işin peşini bırakmaz; kızın peşine düşer!

Önce Dok Mi’nin, abisinin köpeğini izlediğini düşünür ama sonra abisinden hoşlandığını platonik aşk olduğunu öğrenir. Kendisi de abisini seven arkadaşına platonik olarak aşık olduğundan birbirlerine bu konuda yardım ederler ve böylece zorunlu bir arkadaşlık başlamış olur. Dok Mi her fırsatta kendini eve kapasa da Enrique türlü şaklabanlıklarla kızı evden çıkarmayı hedefler.

kim-ji-hoon-hello-tv-01

Jin Rak olur kendisi. Yanarım yanarım bu güzel adamın böyle uyuz bir dizide harcanmasına yanarım. Heyhat! 

Dok Mi-Enrique arkadaşlığı bu şekilde devam ederken kapı komşusu olan karikatürist Oh Jin Rak, bu duruma uyuz olur. Çünkü üç yıldır Dok mi’yi izlemektedir hatta internette Dok Mi’y anlatan bir karikatür serisi hazırlar. Enrique İspanya’dan Kore’ye yeni geldiği için yalnız olduğundan Dok Mi’nin tüm komşularıyla arkadaş olur hemen. Jin Rak istemese de sever çocuğu =)

Flower_Boy_Next_Door-0061

Kokoş arkadaş, on altı bölüm boyunca böyle tüylü tüylü şeyler giyip göz zevkimin içine etti.

Meraklı Enrique ve aniden pırtlayan lise arkadaşı tüylü kokoş sayesinde Dok mi’nin eve kapanma sebebi olan geçmişini öğreniriz. Meğersem lisedeyken bu yukarıda pembeli kokoşla Dok mi çok yakın arkadaşmış ama bir süre sonra okulda kendileri için ezik ikili gibi yorumlara katlanamayan kokoş sayesinde arkadaşlıkları bitmiş. Lisedeyken de yazmaya meraklı ve yetenekli olan Dok Mi, edebiyat öğretmeninden yazma dersleri ve kitap tavsiyeleri almaya başlar ama kokoş ve ekibi hemen dedikodu çıkarır Dok mi hakkında. Olaylar her yere yayılınca ve en fenası edebiyat hocası doğruları anlatmayıp kendi paçasını kurtarmak için Dok Mi’yi ortada bırakınca kız hayata küsmüş. Anne-babası ayrılıp yeniden başkalarıyla evlenen Dok Mi’yi nenesi büyüttüğünden zaten hali hazırda bir sevilmeme psikolojisi yaşayan Dok mi bu dedikodulardan ve insanların ihanetinden ötürü güven kaybı yaşayıp kendini eve kapatmış.

En çok neyden nefret edersin?
Birilerinin kapıyı çalmasından, telefon seslerinden, birilerinin beni çağırmasından…
Neden bu tip şeylerden nefret edersin?
Çünkü bu birileriyle yüzleşeceğim anlamına gelir.

İşte böyle Dok mi’nin hikayesi. Enrique İspanya’ya dönmeden önce Dok mi’yi hayata karıştırmaya karar verir ve sürekli onu dışarıya çıkartmak komşularla sosyalleştirmek ve hatta karikatürist komşuyla aralarını yapmak için didinir durur. Tabii evdeki hesap çarşıya uymaz zamanla aralarında duygusal şeyler olur ve nihayet birbirlerine itiraf ederler. Her şey güzel giderken bir anda Enrique’nin oyunlarından birinin animasyon filmi yapılacağı ortaya çıkar ve bu yüzden Enrique İspanya’ya dönmelidir ama Dok mi’den ötürü bunu erteler. Oyun fanları erteleme işini duyunca ve Dok mi’yi öğrenince planlar yapmaya başlarlar. Bir anda Dok Mi kendini lisede yaşadığı olayın bir benzeri içinde bulur. Lakin bu defa yan çizen bir edebiyat hocası değil kararlı ve aşık bir Enrique vardır karşısında. Enrique ne filmi ne de sevdiği kadını bırakmayacağını söyleyip bir yıllığına İspanya’ya döner. Bu sırada Dok Mi evden çalışmayı bırakıp günlük işe gidip gelen hayata karışan, sevgilisinin İspanya’dan dönmesini bekleyen normal bir kadına dönüşür. Enrique gelir kavuşurlar ve mutlu son olur. Spoilerli haline rağmen bu kadar.

*Daha önceki izlemeyin postu için *tık tık

 

Sunny: Haydi lise yıllarına bir dönüp bakalım..

Selam! Yine güzel bir film izledim. Lise yıllarınıza döneceğiniz sıkça arkadaşlıklarınızı hatırlayacağınız güzel bir film. Filmimizin adı Sunny veyahut diğer adıyla Sseo-ni. 2011 yapımı bir film, bugüne kadar nasıl gözümden kaçmış hayret. İzleyecek film arıyorsanız eğer, hemen indirin.

sunny mydstny 2011

Şöyle bir geriye dönüp lise yıllarınıza göz gezdirin. Arkadaşlarınızı, hayallerinizi, deliliklerinizi :’) Hatta daha iyisini yapıp fotoğraflarınıza bakın. Çoğu insan için lise yıllarının fotoğraflarda kaldığına eminim. Benim için de biraz öyle. Filmde yedi kişilik bir grup var bizim ise grubumuz dört kişilikti. Geriye sadece iki kişi kaldık ama halimizden memnunuz, hala yıllar geçse de görüştüğümüz an sanki hiç ara vermemişiz gibi şen şakrak devam edebiliyoruz. Ne mutlu bize.

Filme adını veren Sunny aslında yedi kişilik bir lise öğrencisinin grup adıdır. Her şey Na-mi’nin küçük bir kasabadan Seul’e dolayısıyla yeni okula kaydolmasıyla başlar. Na-mi Kırsaldan geldiği için konuşması şivelidir, aynı şekilde kıyafetleri de pek göz alıcı değildir. Üstelik stresli anlarda şiveli ve küfürbaz birine dönüşme özelliği vardır :’) Başlangıçta kendini kötü hisseder, arkadaş sıkıntısı çekecek gibi bir izlenim yaratır ama daha ilk günden arkadaş edinmeye başlar. Sınıfın belalı tipleri Na-mi’ye zorbalık etmeye kalkışınca Chun-woo tarafından kurtarılıp bir çeşit korumaya alınır. Sonrasında ise okulun iki arkadaş grubu kavga etmek için toplandığında Na-mi sayesinde karşı taraf korkup kaçar ve böylece Na-mi kendini sağlam bir arkadaş grubunun yedinci üyesi olarak bulur.

Film günümüz ve geçmiş olarak iki bölümden oluşuyor. Okul yıllarının üstünden yirmi beş yıl geçmiştir artık, Sunny grubu geçmişte yaşanan bir kötü olaydan sonra dağılmıştır. Na-mi hastanede yatan annesini ziyaret ederken tesadüfen karşılaştığı Sunny grubunun lideri Chun-woo ile tekrar lise yıllarına döner. Chun-woo kanser hastasıdır ve sadece iki ay ömrü kalır. Chun-woo grubu yeniden görmek isteyince Na-mi herkesi bulmaya karar verir.

Önce büyük göz takıntısı olan Jang-mi’yi bulur Na-mi, sonrasında birlikte diğerlerini ararlar… Aramalar devam edip geçmişteki arkadaşlarının yirmi beş yıl sonrasını görmenin sevincini ve şaşkınlığını yaşarlar. Hayat hepsini bir yerlere savurmuştur kimisi güzel bir hayat yaşarken kimisi sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmıştır…

Na-mi ile beraber bir geçmişe bir günümüze gider geliriz. Geçmişteki Sunny ne kadar hayat dolu, hayalleri olan, eğlenceli kişiliklere sahipse günümüzde bir o kadar sıkıntılı stresli kişiler olmuşlardır. Geçmişteki hayallerini, yaşama tutkularını kaybetmişlerdir. Na-mi evli ve yetişkin bir çocuk annesi olmuştur ama Chun-woo’ya hayallerim yok der bunun üzerine Chun-woo, Na-mi’ye bir cd verir ve Na-mi hayallerini görür. En beğendiğim sahnelerden biriydi, izlemeyenlerin hevesini kırmak istemediğimden ayrıntı vermiyorum ama izledikten sonra aynısını yapmak istedim :’)

Yukarıda iki afiş var biri liseli kızlar biri yetişkin orta yaşlı kadınlar. Afişler arasında bir fark var: Birinde yedi kişi diğerinde altı kişi var. Bunun nedenini izlerken göreceksiniz. O eksik parça aslında birbirlerinden kopma nedenleridir.

nami-chunwoo

Na-mi ve Chun-woo’nun gençliğini oynayan oyunculara bayıldım. Özellikle Na-mi rolündeki genç oyuncu pek tatlıydı. Daha çok dizi-filmde görmeyi umuyorum kendilerini.

Günümüz sahneleri çok güzeldi ama geçmiş sahneleri daha iyiydi tabii ki. Geçmişteki siyasi olayları bile çok sevimli anlatmışlar. Bir ordu dolusu askerlerin ortasında yaptıkları komik kavga sahnesini çok sevdim :’)

Bu arada yazmadan edemeyeceğim yetişkin Na-mi’nin genç haliyle kucaklaştığı sahne çook güzeldi.

Ve filmin olmazsa olmazı SUNNY dansı tabii ki. Filmin müzikleri çok hoştu. En sevdiğim Boney M – Sunny şarkısı. Evin içinde Sunny dansı yapasım geldi çokça :’))

Filmin finali çok güzeldi. Üzüldüğünü hissettiğiniz anda gülerken buluyorsunuz kendinizi. Her arkadaş grubuna Chun-woo gibi bir lider lazım.

İzleyiniz efenim. Mümkünse eski arkadaşlarınızla hala görüşüyorsanız onlarla birlikte izleyin :) Ve sizlere Sunny şarkısıyla veda ediyorum, dinleyiniz^^

Kitap okuyoruz #2

Yine yeniden caanım blogumdayım. Okuduğum kitaplardan bahsedeceğim azıcık. Vikitap sağ olsun okuma isteğimi kaybettiğimde beni gaza getiriyor sürekli listeme yeni kitaplar ekliyorum falan… Kitap okuyoruz serisi devam etsin o halde.

OCAK-ŞUBAT kitapları

Hayallerimin Arka Bahçesi (Katherine Allred): Madam Patapuff’un önerisiyle bir buçuk günde okuduğum bir kitap, sürükleyiciydi evet! :) Kitap çocukluk yıllarından başlayıp ergenlikle devam edip teee orta yaşlara kadar sürüyor. Böyle çocukluk döneminde başlayan dizi-film-kitapları çok seviyorum, hoşuma gidiyor temelden okumak. Kitap Alix ve Nick’in hikayesini anlatıyor. Alix muhteşem bir ailesi olan kusursuz bir hayata sahipken Nick tam tersi berbat bir hayata ve maalesef kötü bir babaya sahip annesiz bir çocuktur. Alix’in attığı adımla ikili arkadaş olur, kitap okurlar birlikte sık sık.. Nick’in şiddet dolu babasından ötürü Alix’in dedesi evlerinin bahçesindeki odayı Nick’e verir ve Nick hayatının büyük bir bölümünü orada geçirmeye başlar. Her geçen gün birbirlerine daha da yakın olurlar en son mutlu son denilecek noktada bir gelişme olur ve hayatları komple değişir…

Kitabın arka kapağında Sığla ağacıyla ilgili mini bir yazı var bu yazı biraz yanıltıcı olabilir (Benim için öyleydi çok sıkıcıydı bence :D) ama kitap sürükleyici, emin olun. Çıtır çerez ama sıcak bir hikaye yolda okuyabilirsiniz, yolunuz kısalır :))

Demir Ökçe (Jack London): Bu kitabı biraz yavaş okuyarak Jack amcaya haksızlık ettim sanırsam ama içerik güzeldi bu yüzden sindire sindire okumak istedim bir de arada sırada sadece bir gıdım sıkıldım bu sebepten ötürü uzun sürdü bitmesi. (38 günde bitti!!) Jock London’ı ilk kez okuyorum ve okumaya devam edeceğim büyük ihtimalle. Bu kitapta yarattığı kurgu (kurgu hala günümüz için bile ne kadar da muhteşem bi birseniz!) şahaneydi. Kitap ezilenlerin mücadelesini anlatan distopik bir roman. Ernest adında bir işçinin kapitalist amcalardan birinin evindeki davette fikirlerini ve kendi sınıfını savunmasıyla başlıyor. Ve kitabı Ernest’in eşi olan Avis’in ağzından dinliyoruz. Ernest’in her seferinde oligarşiye karşı çektiği söylevler, kapitalist amcaları yerle bir etmesi o kadar hoşuma gitti ki anlatamam. Satırları okurken sanki ben de o davetteymişim gibi heyecanla karşımda konuşan Ernest’i dinliyordum. Kitap boyunca hep gaza gelirken buldum kendimi :) Kitap çok eskiden yazılmış olmasına rağmen şimdi günümüze uyarlasak hiç zorluk çekmeyiz :) Kahrolsun patronlar yaşasın işçi kardeşler :D Distopik romanları seviyorum galiba.

Daha önce kapitalist sistemle ilgili bu tarz bir kitap okumadığım için herhangi bir karşılaştırma yapamıyorum ama bu kitap güzeldi, çok beğendim ve tavsiye ediyorum. Kapitalizm, oligarşi vs gibi kelimeler kafa karıştırıcı görünmesin çünkü sade bir anlatımı var kitabın. Çevirisi de iyiydi. Çeviri konusunda yorum yapabilecek kadar çok klasik roman okumadım gerçi ama Budala’nın çevirisiyle kıyasladım birazcık :’)

İmkânsızın Şarkısı (Haruki Murakami): Murakami ve Japon edebiyatıyla tanışmama vesile olan kitap. Kitabı okurken Japonların yalnız insanlar olduğunu düşündüm. Kitap yalnızlık hissini verdi bana buram buram… Üstelik bu hem bilinçli hem de zorunlu yalnızlık idi. Kitaptaki karakterler Vatanabe, Midori, Naoko ve diğerleri… Hepsi de ailesinden hatta arkadaşlarından uzak yalnız bir hayat yaşıyordu. Sonra bir de intiharlar var ki duyduklarımı doğrulayan şeyler okudum kitapta. Murakami’nin dili çok akıcıydı, sade kelimelerle anlamlı cümleler kurmuş hep. İmkansızın Şarkısı denince uzunca bir süre aklıma hep aynı iki cümle gelecek sanırım. Aslında alıntılanacak daha çok cümle vardı.

“Ölüm yaşamın karşıtı değil, parçasıdır”

“…çünkü ben olayları kağıda dökmeden anlayamayan o yeteneksiz insanlardanım…”

Kitabın filmini hala izleyemedim. İzlediyseniz yorum yapabilirsiniz. Pek izleyesim yok nedense..

 

Küçük Mucizeler Dükkânı(Debbie Macomber): Debbie teyzenin kitaplarını mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür çok popüler son zamanlarda. Küçük Mucizeler Dükkanı, bir çok kadına iyilikler getiren şirin bir tuhafiye dükkanı. Aslında dükkanın adı Bir Yumak Mutluluk. Dükkanın sahibi olan Lydia daha önce iki kez kanseri yenmiş ve tüm tedavi süresince örgü örüp, başkalarına örgü örmeyi öğretmiş otuz yaşında genç bir kadındır. Hasta olduğu dönemde hep babasının desteğiyle yaşamam tutunmuş diyebiliriz. Her şey Lydia’nın kentsel dönüşüm sürecinde olan bir mahallede açtığı şirin bir tuhafiye ile başlar. Bu tuhafiye birbirinden farklı dört kadının yuvası olur adeta. Biri eşi ve geliniyle sorunu olan yaşlı ve zengin teyze biri çocuk sahibi olmak isteyen ama bir türlü olamayan anne adayı ve diğeri ise mor saçlı acayip bir kız. Lydia ise zaten kanseri iki kez yenmiş ve tuhafiyeyle birlikte hayatına yeni bir sayfa açma derdinde olan genç bir kadın. Bu dört kadın Lydia’nın örgü dersine katılır türlü sebeplerden ve olaylar olaylar…

Su gibi akan bir kitap daha. Örgü hakkında hiçbir şey bilmeyen kişiler heveslenebilir :D Ben bir tek haroşe (böyle mi deniliyordu ya da yazılıyordu emin değilim tabii :D) örmeyi biliyorum haa bir de bir düz bir ters örgü biliyorum ama annem asla izin vermiyor örgüsünü elime almama. Umut dolu çıtır çerez bir kitap, bunu da yolda okuyun :)

Gözlerini Sımsıkı Kapat (John Verdon): Yazarın ikinci kitabı. İlki Aklından Bir Sayı Tut idi ki çıktığı dönem nasıl popülerdi, anlatmıştım. Okuma listemdeydi hediye olarak gelince bir çırpıda okudum. İlk başlarda ilk kitaptan daha güzel olduğunu düşünmüştüm ama sonra bu fikrimden vazgeçtim. Çünkü katili hemen tahmin ettim. Gerçi ilk kitabın referansı olmasaydı tahmin edebilir miydim emin olamadım şimdi :) Sadece dedektif Gurney’in ilk kitapta olduğu gibi ikinci kitapta da olaya konuk dedektif olarak dahil olması ve bunun özel hayatında sorunlara yol açması sıkıcıydı bana göre. Sanırım üçüncü kitabı olan Şeytanı Uyandırma’da mesleğine resmen geri dönüş yaşayacak, yaşamalı!

Yazar bu defa düğün günü öldürülen gelin cinayetini anlatıyor. Üstelik katilin kim olduğu da belli! Yine de emin olunamıyor çünkü hikayede eksik parçalar olduğu keşfediliyor. Dedektif Gurney’in olaya dahil olması cinayet silahından düğüne gelen davetlilere kadar her şeyde bir şüphe oluştrması acaba dedirtiyor. Durumun ilginç bir yanı daha var o da düğünün alanının hemen her yerinde kameraların olması. Gurney amca üstün zekasıyla çözüyor elbet olayı.

Budala – I ve II. Cilt (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski): Daha önce hiç Dosteyevski okumamıştım ve Suç ve Ceza okumayı çok istediğim bir Dostoyevski kitabı. Şimdiye kadar okumamış olmam ise yayınevlerinden kaynaklanıyor. Tuğla gibi kitabı incecik baskı yapmışlar ee hal böyle olunca da okuyasım gelmiyor hiç. İki cilt haline denk gelirsem ya da sadeleştirilmemiş olanına mutlaka okuyacağım.

Budala biraz hayal kırıklığı oldu bende. İlk cildi bir çırpıda okudum ama ikinci cildi kendimi zorlayarak resmen sürünerek okudum. Çeviri çok ama çok kötüydü :/ Hiç zevk almadım okurken sırf bitsin diye okudum. Dürüst bir adam olduğu için saçma bir şekilde Budala yerine konan adamın hikayesini anlatıyor kitap.

(Dosteyevksi önerilerine açığım.)

Bir sonraki kitap yazısında görüşürüz^^

mydstny sign

 

Mim: Kitap okuma halleri..

Yeni bir mim ile karşınızdayım efenim. Asiruh çingum beni unutmamış yine, tam şurada mimlemiş beni. Tenk yuu efenim :’)) Mimin konusu: Hangi şekil(ler)de kitap okursunuz?

Uykusuzluk problemi çeken biri olarak geceleri uyumaya çalışırken devamlı sağa sola dönüp duran biriyim. Ranzanın üst katında olduğumdan alt katta yatan kardeşceğizim çokça şikayet eder bundan :D Bunu uzun süre aynı şekilde kalamadığımı anlatmak için söylüyorum. Kitap okurken de durum aynı. Çok çeşitli hallerde okurum kitabı!

Oturarak. Yarı oturup-yarı uzanarak. Yüzüstü uzanıp dirseklerimin üstünde durarak. Sırtüstü kitap havada kalacak şekilde. Ayaklarımı uzatarak. Yan yatarak. Otobüste giderken. Aklıma gelen her şekilde. Çünkü uzun süre aynı pozisyonda kitap okumak rahatsız ediyor insanı. Arada kalkıp sağa sola dönüp belimi çıtlatıyorum, tutulup kalıyorum çünkü..

kitap okuma halleri

 

Yukarıda gördüğünüz resimdeki durumları aynen yaşıyorum. En sevdiğim ve en rahat kitap okuma şeklim: Üçlü koltukta arkama bir yastık alıp, yaslanarak ve ayaklarımı uzatarak.. Bir de çay, değmesin keyfime.

Geceleri okurum genelde ve odada benim haricimde iki kişi daha olduğundan ışığı açamıyorum bu sebeple el feneri kullanıyorum =D El fenerini kullandığımda yüz üstü okumak zorunda kalıyorum ve inanılmaz derecede yorucu oluyor bu şekilde okumak, arada mola verip vücudumu dinlendiriyorum.

Selocan, tarih ve Nefi‘yi mimliyorum yazarlarsa eğer =)

mydstny sign

Güzel bir film izlemeye hazır mısınız?

i27llteachyoulove

Aslında film değil dizi ama bir bölümlük. Tek bölüm olduğu için film diyeceğim çünkü film tadındaydı, çok güzeldi. İzleyince göreceksiniz. Filmimizin adı We Teach Love veyahut diğer adıyla I’ll Teach You Love.

 Dünyanın en zor şeyi, başkasının gönlünü kapmaktır  (Küçük Prens)

Hoşlandıkları kadınların kalbini kendi başlarına kazanamayan beceriksiz erkeklere romantik destek ve danışmanlık sağlayan bir çöpçatanlık şirketinden yardım isteyen Lee Jin Yi ile başlıyor hikayemiz. Jin Yi on iki yıllık platonik aşkı olan Chul Woo’nun dikkatini ve aşkını kendi çabasıyla kazanamadığı için profesyonel destek almaya karar verir.

Şirketin  aşka inanmayan başkanı başkanı Kwon Tae Joon bu yolda Jin Yi’ye danışmanlık yapacaktır. Benzer bir konusu olan Cyrano Agency filmini izlediyseniz eğer tüm bildiklerinizi unutun ve gülmeye, eğlenmeye şaşırmaya ve aşık olmaya hazır olun. Şaşırtıcı bir film bizi bekliyor :’)

On iki yıl boyunca aynı kişiyi seven ve sabırla bekleyen Jin Yi’yi tebrik ediyorum valla. Taş olsa çatlar :D Önemli sebepleri olasa kızcağız belki bir on iki sene daha bekleyecekti kim bilir. Sabırlı kızmış vesselam. Gerçek hayatta var mıdır ki böylesi?

95078940

Aşka inanmayan cool çöpçatan yöneticimiz başlangıçta bizim kıza yardım etmek istemez. Neymiş efendim kadınlar maymun iştahlıymış. Külliyen yalan! Yardım etmeye ikna olunca da kızı baştan aşağı değiştirir. İlk intiba meselesi.

Doğal haliyle yeterince sempatik olan kızımızı saçından giyimine kadar değiştirirler. Yönetici Tae Joon’un yardımıyla esas adam Chul Woo’nun dikkati çekilmeye çalışılır ki emin olun fazlasıyla dikkatini çeker! :D

Tae joon sayesinde Jin Yi emin adımlarla ilerler. Arada küçük hatalar yapsa da kişiliğiyle Chul Woo’yu etkiler. Arkadaşlıkları flörte doğru yol alır. Tüm bu süreç boyunca Tae Joon sürekli saçma şakalar yapan Jin Yi’den etkilenir ama Jin Yi’nin kalbinin kim için attığı bellidir.

“Sahgsahwa’nın çiçekleri yaprakları yere basınca açar. Ne çiçek yaprakları görür ne de yapraklar çiçeği. Bu çiçek kavuşamayan aşıklar anlamına gelir.”

İzlerken Jin Yi için kah sevinip kah üzülebilirsiniz :’) İlk aşkını anlattığı sahnelerde eriyip okul anılarına tebessüm edebilirsiniz :’)) Benim en hoşuma giden replikler de genelde bu sahnelerde geçti. Jin Yi’nin aşık olduğu kişiyi bu kadar iyi gözlemlemesi çok hoştu.

Bugüne kadar izlediğim en şaşırtıcı filmlerdendi. Finali çok hoş yapmışlar, abartmadan gerçeğe uygun naif bir şekilde sonlandırmışlar. Ekran başından mutlu ayrılacağınız bir film :)) Film bir saat falan sürüyor izlerken bir bakıyorsunuz aa bitmiş! Komedi var, romantizm var dram var ne arasan var filmde. Şeker tadında güzel mi güzel bir film. İzlemediyseniz eğer hemen listeye alın.

Spoiler vermeden ancak bu kadar anlatılır bu film, İzleyin.

mydstny sign

Hakkımda bilinmeyenler..

Harmony’den mim gelmiş bana. Soru-cevap olduğundan yazması kolay oldu. Mim 200’ün altında takipçisi olan kişilere gönderiliyormuş. Bir de şu aşağıdaki fotoyu kullanmalıymışız. Amaç ne bilemedim. Önce kendinizle ilgili bir takım gerçek bilgiler veriyorsunuz sonra da bu yazının en sonunda yer alan 11 soruyu cevaplıyorsunuz ve son olarak paslayacağınız kişinin cevaplaması için 11 soru hazırlıyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi?

liebsterawards

Önce hakkımdaki gerçekler..

* Eğitim hayatım boyunca hiç ama hiç Takdir belgesi almadım hep teşekkür hep teşekkür… Çünkü eğitim hayatım boyunca hiç ders çalışmadım adam akıllı. Sınavlara okula giderken yolda çalışırdım veyahut bir ders öncesinden ders notlarına göz gezdirirdim. Hayatımın en zor yılı lise birdi. Matematik ve tarih en nefret ettiğim dersti. Yine de teşekkür almıştım. Sonra sözelci oldum mantık dersi beni mantıksız akılsız biri olduğuma inandırdı. Derslerde yaz yaz bitmezdi, sınavlardaysa bir kelime bile yazamazdım. O sene de teşekkür almıştım. Dedim ya hep teşekkür aldım hiç takdir alamadım. Okulu sevmeyenlerdendim ben. İşin acı gerçeği bu aslında. Hedefsiz gemiyim.

* Dişlerim eğri olduğu için kompleksim var. Bu yaştan sonra tel taktırma düşüncesi bile kötü. Sırf bu sebepten yeni kişilerle tanışmayı sevmiyorum. Özgüveni zedeliyor bu durum. Bir acı gerçek daha.

* En en en sevdiğim içecek sudur. Doğal olarak. Soğuk olacak ama. Yemeklerin yanında su içerim hatta sürahi direkt benim yanıma konulur çünkü iki dakikada bir su istemem evdekileri çıldırtır :D

* Korkak bir insanım. Evde tek başıma kalamam, korku filmi izleyemem ki hiç korku-gerilim filmi izlemedim. Tek başımayken korku romanları da okuyamam. Karanlık ve kapalı bir ortamda kalamam tırsarım ağlarım. Her türlü böcekten çığlık çığlığa korkar hüngür şakır ağlarım bir anda.

* Otobüs tutar beni. Çok iğrenç bir şey. Kusmakla ilgili iğrenç anılarım vardır, bu yüzden ölümcül bir mecburiyet olmadığı sürece otobüse binmem yolculuk yapmam. Yoksa fena şeyler olabiliyor :D Seyahat etmeyi sevmemem de bu sebepten işte. Acaba uçak tutması diye bir şey de var mı? :D Varsa aydınlatın beni.

* Kararsızlıktan ölebilirim. Önüme on seçenek sunsalar o on seçeneği ikiye indirebilirim ama bire indiremem o kadar kararsızım. En basit şeylerde bile saatlerce düşünebilirim.

* Buluşma saatlerine mütemadiyen geç kalırım. Saatler öncesinden de başlasam hazırlanmaya sonuç değişmez hep geç kalırım, bekletirim insanları.

* Sevmediğim, hoşlanmadığım hatta uyuz olduğum insanlar hata yapsın da azarlayayım diye içten içe bir beklentim vardır.. Sadece bir kez haşlasam, azarlasam rahat edeceğimi biliyorum. Kötü bir düşünce ama elimde değil.

* İlk anda samimi olan gevezelik yapan cana yakın kişilerden değilim. Mesafeliyimdir içten içe biraz da severim bu durumu ama yeni tanıştığım kişilerle hemen kaynaşamıyorum gerçek bu.

* Bir şeyi yemeden önce koklarım. Evdekiler alay eder :D

* Abim, babam gibi kişiler aramadığı sürece telefonuma çok nadir cevap veririm, tanımadığım numarayı cevaplamam. Telefon kullanmayı sevmiyorum ama telefonun teknolojik oluşunu seviyorum. Bir Galaxy Note’a asla hayır demem :’)

* Blog yazılarımı ikinci kez okumam, bu yüzden yazım hatalarıyla dolu olabilir postlarım; üzgünüm. Bir şeyi ikinci kez okumayı sevmiyorum.

* Birazcık vintage takıntım var eski eşyaları seviyorum. Kahverengiyi özellikle çok seviyorum ama sadece eşyalarda, fotoğraflarda ve çantalarda. Kıyafette hiç sevmem.

* Cimrilikten hoşlanmam paramı harcamasını bilirim. Zaten babam da para harcamasını bilin, cimri olmayın der hep. Her zaman cüzdanımda zor zaman parası (10 lira :D) vardır. Karamsar olduğumdan başıma bir iş gelecek korkusu yaşarım ve on lira nedense beni kurtaracakmış gibi gelir :D

* Kitap okumayı severim ama hala iyi bir okuyucu seviyesine gelemedim: Kitap seçiyorum. Tarihi kitap okuyamıyorum, sıkılıyorum. Kitap konusunda katı kurallarla yetiştim ablam sayesinde. Kitabın konusunu söylememe izin vermez, kitabı ortalıkta bırakmama kızar falan… Emanet kitaba iyi bakarım anlayacağınız.

* Hayatım boyunca iki kez sakarlık yaptım: Birincisi; küçükken annemin yaptığı beş kiloluk kayısı reçelini kırmıştım. İkincisi; bloğumda da bahsettiğim ve üstteki maddeye ters düşen bir kitap sakarlığım var: Kitaba Türk kahvesi döküp suçu başkasına atmayı planlamıştım =D Okumak için *buraya tıklayınız* lütfeeeen.

* Yine kitaplardan gidelim. Bugüne kadar hiç kitap satın almadım. Hep abime, ablama sipariş ettirdim ama daha çok emanet kitap okudum. Kitap okunmuyor diyenler halt ediyor zannımca bir kitabı en az elli kişi okuyor. Misal şu an okuduğum kitap dıdının dıdısının dıdısına ait falan o kadar emanet :D

* Çok merak etmediğim sürece sinemaya gitmem. Sinemaya kaç kez gittiğimi oturup hesaplayabilirim o derece az. Geçen yıl sadece Uzun hikaye filmine gittim mesela ki gittiğime değdi, pek güzel filmdi. Aa bir de Açlık Oyunları’na gitmiştim bak. Gittiğime bin kat pişman olsam da gitmiştim. Bu sene de Cem yılmaz gösterisine gitmeye niyetlendik ama olmadı ben de vazgeçtim gitmekten. Şu sıralar Kelebeğin Rüyası ve Hükümet Kadın filmleri ilgimi çekiyor.

* Son olarak: Misafirlikte veya evde misafir olduğu zaman yemek zamanı yapılan “Bir tabak daha ye!” tarzında ısrarlardan nefret ederim! Doydum kelimesini duymak, anlamak bu kadar mı zor?! Her seferinde doyduğuma inandırmak için yemin etmekten bıktım! :D

Şimdi Harmony’nin sorularına gelelim:

1) Bir arkadaşın (A) başka bir arkadaşının (B) arkasından kötü şeyler konuşuyor ve bu konuşmaya sen de şahit oluyorsun. Ve A, B’nin en yakın arkadaşı. Duydukların karşısında ne yaparsın?

– Karışmam. Madem bu ikisi en yakın iki arkadaş kendileri çözsün sorunlarını, daha birbirlerini tanıyamamışken nasıl en yakın arkadaş oluyorlarmış hem? Tabii hakkında kötü konuşulan kişi aynı zamanda benim de en yakın arkadaşımsa “Hooop! Orada dur bakalım!” şeklinde müdahale ederim. Bir de o kızla arama mesafe koyarım.

2) Oyuncu-şarkıcı vs. olmak istiyorsun ve o alanın uzman kişilerinden biri seni keşfetti, ünlü olma konusunda seninle ve ailenle konuşmak istediğini söyledi. Tepkin ne olur?

– Ünlü olmak istiyorken biri beni keşfetse tabii ki sevinirim ama yine de temkinli olurdum. Ailemin ileri görüşlü fikirlerine önem verirdim. Adım adım ilerlemesini sağlardım…
3) En çok hayalini kurduğun şey ne?

– Cidden hayalini kurduğum bir şey yok. Belki de sorun budur.

4) Rüyanda gördüğün şeylerin gerçek hayatta da karşına çıktığı oldu mu?

– Yok, olmadı. Genelde uyuyabilmek için mücadele ettiğimden sabaha karşı anca dalıyorum uykuya ama rüya göremiyorum bazen çok nadir görüyorum tabii ki ama gerçek hayatta karşılaşdığım bir rüya olmadı henüz. Bi defasında bigbang’i görmüştüm rüyamda çok komikti o gerçek olsa çok gülerim ajkfgjdasfsad

5) Şu an hangi şarkıyı dinliyorsun?

Ailee – Halo Cover [@Singer and Trainee] Kızın sesi cidden güzel. Bu şarkıdan kopup diğer şarkılarını dinleyemedim henüz ama olsun, ses güzel.

6) Yabancı bir ülkeye çıkacaksın, bavuluna kıyafetler dışında 3 şey koymana izin veriliyor, onlar ne olur?

-Otlu peynir sajfksadjfkajsd Kitap, fotoğraf makinesi ve tablet bilgisayar olurdu büyük ihtimal.

7) Asla yapmam diyip yaptığın şeyler neler?

– Asla asla deme demişler ki ben hiç demem korkarım büyük konuşmaktan bu yüzden henüz böyle bir durum yaşamadım.

8) Canın çok sıkkın, dün aldığın çikolatayı yeme ümidiyle dolabı açtın. Ama yerinde değil! Ne olacak şimdi?

– Ne mi olacak? Tabii ki elime kırmızı terliğimi aldığım gibi abimin yanına koşarım çünkü o yemiştir! Geçmişte bayram çikolatalarını çamaşır makinesine sakladığımızı bilirim hey gidi günler… Çen rezile oldu abim skjdfghksajdfg

9) Yolda sakin sakin yürüyorsun. Karşıdan gelen bir çocuk seni parmağıyla göstererek gülmeye başladı. Neden olabilir?

– Ayyy ne yaparım bilmem kii :D Parmakla gösterip gülmek çok ayıp bir şey, bunu bile öğrenememiş bir insan olduğu için es geçerim herhalde. Bilemedim.

10) Mektup arkadaşın var mı, yoksa olmasını ister miydin?

Evet, var. Kore’li çingum. İlk başlarda ailem pek sevmedi bu durumu ama ikna ettim gibi gibi…

11) Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?

Kısır döngü! No comment!

Ve şimdi Mine’nin sorularına geldi sıra…

1- İzlediğin herhangi bir şeyde ölsün bu dediğin var biliyorum, kim o?

-Hmm.. My Princess dizisindeki ikinci kadının o saç stili bile ölümcül bir sebepti bence :D Karakter olarak ölsün tabii :P

2-…… yapmadan çöpü atmaya bile çıkmam?

– Çöpü evin en küçüğü atar ve ne tesadüftür ki o kişi ben değilim :P Genelde söylenmeden çöpü atmaz kendisi :D

3- En sık aldığın sms ne hakkında?

– Sabah-akşam kuzenlerden “Günaydın-İyi geceler” mesajı gelir.

4-Hangi teklife asla hayır demezsin?

-Asya Turu teklifine :’) Özellikle Hindistan^^

5- Bu ara en sık dinlediğin şarkı nedir?

– Sezen Aksu / Cihan Okan – Yine mi Çiçek şarkısına taktım sarıp sarıp dinliyorum.

6- Sence tv’deki en sinir bozucu reklam hangisi?

– Acun’lu reklamlar :D Bıktık artık.

7- Hiç düşünmem basarım parayı dediğin konu nedir?

– Teknoloji. Seviyorum :’)

8- En sık duyduğun ikaz/eleştiri ne hakkında?

 - “Biraz çabuk ol!”

- “Uyuşuk uyuşuk yapma şunu!”

Bu tarz şeyler duyarım. Biraz yavaşımdır. Sofradan en son kalkan kişiyimdir. Misafir olduğu zaman veyahut misafirliğe gittiğimiz zaman bizimkilere yavaş yiyin tek bırakmayın beni derim hep :D

9- İşte tam ben dediğin karakter var mı, kim, ne, nasıl?

– İlla ki vardır ama çok film izlemediğimden şudur diyemiyorum.

10- En gelişmiş olduğuna inandığın duyun hangisi, örnekleyelim lütfen

– Hmmm… Göz olmadığı kesin :D Sanırım işitme duyum en gelişmişi. Kimsenin duymadığı kapı zillerini duyarım.

11- Tüm çığlıklara rağmen izlemekten vazgeçemediğin performans hangisi?

-Bigbang özellikle Taeyang performansları. Bir de bazen twitterda paylaşılan Suju, Beast performanslarını da izliyorum.

Az daha soru yazmayı unutuyordum. Mimleyeceğim kişilerin cevaplaması gereken 11 soru..

*Hayatının kitabı?

*En en en sevdiğin filmi?

*En sevdiğin kitap cümlesi/paragrafı?

*En sevdiğin dizi?

*Görmeyi istediğin ülke?

*Yarım bıraktığın kitap(lar)?

*En sevdiğin Yeşilçam filmi?

*Eğitim hayatın boyunca en sevdiğin ve en nefret ettiğin dersler?

*Uğurlu eşyan var mı?

*Bıkmadan dinlediğin şarkı/şarkıcı?

*Blog okumak mı yazmak mı daha eğlenceli?

Çok şükür sorularım bitti. Her soru için çok düşündüm, bir türlü aklıma gelmedi. Saçma bulduysanız eğer söyleyebilirsiniz :D Mimleyeceğim kişiler: Selocan, Akira, Nefi, Narsist Prenses, Hiraru ve mim yazdığından emin olamadığım mavi’ye yolluyorum^^ Kolay gelsin.

mydstny sign

Photoshop, ders 10

Selam! Kendi kendime photoshopta oyalanırken yapacak bir şey bulamadığımdan fotoğrafların etrafını kıvırdım. Sonra baktım işlem çok basit dedim bunu anlatayım da aydınlansın insanlar :D Haydi fotoğrafınızı kapıp gelin. Bkz: Gong Yoo

kenarları oval

Dersimizin adı: Kenarları kıvırtık çalışma yapma :D

Kullanmak istediğimiz fotoğrafı açıyoruz. Sağ alt köşedeki layer listesinde fotoğrafınızın küçük versiyonunu göreceksiniz. Büyük ihtimalle background olacak layer’ın adı ve yanında kilit işareti olacak: İşte o kilidi kaldırmamız gerekiyor önce ve bunu yapmak için layer’a çift tıklıyoruz. Layer’ın ismi layer 0(sıfır) veya başka bir şekilde değişebilir, no panik.

01

Ardından marque tool’u seçip fotoğrafımızın kare (veya dik dörtgen) şeklinde seçiyoruz. Aşağıdaki gibi kenarlarında en az 2-3 santim kalacak şekilde seçiyoruz. Ben küçük bir çalışma yapmak istediğimden küçük kare parçası seçtim.

02

Seçimi yaptıktan sonra sırasıyla Select/modify/smooth’a tıklayıp açılan pencereye değer veriyoruz. Ben 12 yaptım ama siz kafanıza göre takılıp en uygun sonucu bulabilirsiniz.

03

Değer verip okey’leyince seçtiğiniz karenin köşeleri yumuşayıp kıvrıldı di’mi? =)

Hemen ardından fotoğrafa sağ tıklayıp select inverse diyoruz. Inverse yapınca iç içe geçmiş iki seçili alan oluşacak aşağıdaki gibi:

05

Eğer yukarıdaki görüntüyü elde ettiyseniz geldik en önemli aşamaya. Kıvrık alanı ayırmalıyız ve bunun için DELETE tuşuna basın lütfen.

Delete yapınca aşağıdaki görüntüyü elde etmelisiniz:

06

Arka plandan kurtulduk. Hala iki adet seçili kare var fotoğrafta bundan kurtulmak için ya fotoğrafa bir kez tıklayın ya da sağ tıklayıp DESELECT yapın.

Sizde benim gibi büyük bir fotoğraf kullanıp küçük bir sonuç elde ettiyseniz ve etrafındaki fazlalık olan boş alanlardan kurtulmak istiyorsanız eğer o alanı kırpmalıyız. Şöyle ki:

07

Crop tool’u seçiyoruz ve fotoğrafımızın üzerinde uyguluyoruz. Tam dipten seçmeyin yalnız bir gıdım pay bırakın ki kenarlardaki yumuşak köşeler gitmesin.

08

Seçtikten sonra yukarıdaki gibi görüntü elde edeceksiniz. Kırpma işlemini tamamlamak için ya fotoğrafın ortasına çift tıklayın ya da sağ üst köşede gördüğünüz tik işaretine tıklayın. Çift tıklayın gitsin yav =)

Şimdi geldik kaydetme aşamasına. PNG formatında kaydediyoruz mutlaka aksi halde tüm uğraşınız çöp olur.

Kaydetmek için: Sol üst köşe FILE / SAVE AS ve açılan pencereden dosya adı’nın hemen altındaki formattan PNG.

09

ve tabii ki sonuç:

10 taeyang örnek sonuç

mydstny sign

Bitti :) Kolay gelsin, takılırsanız sorun^^