Mim: Bi’ sürü soru

Bu mimi yazmayan bir ben kalmıştım :’) Burcu, Korelim ve Bunu Sevdim sağ olsun beni üç koldan mimlemiş, oturdum yazdım.

1. Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?

Neden böyle acıklı şeyleri merak ediyorsun ki arkadaş..

- Hmmm… Önce birkaç gün reddederim hastalığı sonra eşşek gibi kabullenirim ve ardından dramlardan dram beğenirim kendime.   Aslında tam olarak Misa, 1 Litre Gözyaşı, A love to kill ve Tree of Heaven karışımı bir dram çıkar ortaya, o potansiyel var bende. En en en kötüsünü düşünürüm diyecem (genelde öyle yaparım) ama ölümden kötüsü ne olabilir di’mi? Bu yüzden pattadanak aileme söylerim diğer türlü sakız olur konu söyleyemem kahrımdan :D

Ne yapardım sorusuna net bir cevap veremiyorum çünkü kesin salak gibi sürekli ağlar sızlar kalan ömrümün yarısını çöp ederim. Diğer yarısında ise aileme ve yakınlarıma birkaç mektup yazarım vasiyetname gibisinden sonra da mümkünse, sağlığım el veriyorsa bir uzak doğu kaçamağı yaparım. Annemler de gaddar değil heralde, ölmeden önce Kore’yi, Japonya’yı görmemi sağlarlar =D Kesin sağlarlar hem de haa, hastayım yalanı mı atsam ne etsem asdfasj sapıtmadan diğer soruya geçiyorum :D

2. Fobileriniz, takıntılarınız var mı ? Varsa neler?

- Fobilerim: Zifiri karanlıktan hoşlanmam, ışık açık yatmam elbette ama sokaktan gelen ışık olsun ay ışığı olsun ya da antreden illa ışık gelmeli odaya yoksa olmaz. Hmm başka… Her türlü böcek, evde tek kalmak :D Haa bak bir de Tıp Fakültesi fobim var, beni denek olarak kullanırlar diye gitmeye tırsıyorum =P Yok yok şaka, ama aklımdan geçmiyor değil hani :D

-Takıntılarım: Çıt çıt veya tak tak gibi ufak tefek seslere illet olurum. Ters dönmüş terlikleri mutlaka düzeltirim diğer türlü bakamam. Telefon ve monitör ekranının kirli olmasına asla tahammül edemem, hemen temizlerim aynı şekilde ellerimin de kirli olmasına hatta kuru olmasına dayanamam sürekli yıkar, kremlerim. Islak bardak, tabak çanak kullanamam hepsi kuru olmalı. Kadife kumaşa dokunamam. Çay kahve gibi içecekleri dibine kadar içemem. Bardağım ağzına kadar dolu olmalı, annem yüzünden gelişti bu takıntı kadın bardakları yarım dolduruyor resmen, neymiş: Dudak payı. Zenciyiz biz zaten he. Haa bak bir de çayımı karıştırdıktan sonra çay kaşığımı çıkarırım mutlaka ve çıkarmayanları uyarırım ve çay tabağı olmadan çay içemem, o tabak olmalı.

Bir de dizi-film izleyeceksem eğer illaki jeneriğini görmeliyim yoksa izleyemem, bu yüzden TV’de film izlemem hiç hep kaçırırım çünkü gerçi kaçırmasam da fark eden bir şey olmaz abim gıcıklık yapar filmin sonunu söyler.

Bu da bir takıntı sayılır :P

3.Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?

-Korkarım! Kitap okurum, kdrama izlerim ve uyurum. Bu üçlü yeter bana =)

4.Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız? Neden?

-Türkiye’den başlarım daha doğrusu Karadeniz Bölgesini gezer sonra Kore başta olmak üzere tüm Asya’yı gezerim. Merak işte.

5.İtiraf edin prens/prenses’e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?

- Hiç. Ne acayip saçma salak bir soru. İsmail abi olsa ne güzel cevap verirdi ha buna :D En azından ağız-kulak repliği yakışır buraya :D

6.En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay?

- Küçük düşürücü değil ama garip hissettiğim bir olayım var: Geçen yaz kuzenle ramazan ayından bir gün önce çarşıya çıkmıştık, hava aşırı derecede sıcak falan.. Neyse gez toz derken acıktık haliyle ve -yine haliyle- tantuni yedik. Yaz mevsiminde tantuni yenmez bence, zaten hava sıcak üstüne gidip yağlı şeyler yemeye ne gerek var… (Akıllandım artık) Yedikten sonra eve geldim ve feci şekilde rahatsızlandım. Mide bulantısı, baş dönme, halsizlik ne ararsan var… Parmağımı bile oynatamıyordum, o kadar kötüydüm ki ağlamak istiyordum habire. Neyse apar topar doktora gittik ve ne oldu? Hastanenin kapısından içeri girer girmez kendimi dünyanın en sağlıklı insanı hissetmeye başladım! Kendimden şüphe ettim resmen evdeki halim neydi, nefes alırken bile midem bulanıyordu ulen! Birden panik yaptım: Doktorun yanına gideceğim iki dakika içinde ama kendimi çok iyi hissediyorum, ne olacak ne diyeceğim adama.. Doktor da böyle gencecik abim gibi biriydi, kot pantolonunun her yanından zincir sarkıyordu babam zavallı şaştı kaldı öylece :D Neyse içeriye girdim, doktor neyin var belli bir yerin ağrıyor mu dedi yok dedim sonra da utandım böyle böyle demeye ve evdeyken şikayet ettiğim rahatsızlıkları saydım o ne yaptı peki? İğne yapalım sana dedi! İğne diğer odada yapılacaktı ama olmadım kaçtım :D Şurup yazmıştı, ilk gün hastayım ben ilaç içicem diye diye oruç tutmamış, evdekilerin numaracı seni geyiklerine maruz kalmıştım. Bu küçük düşürücü değil ama unutamadığım bir olay.

7.Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey?

- Anahtarlarım ki üstünde minik bir el feneri ve flaş diskim olur.

- Telefonum, kulaklığıyla birlikte.

- Kalem-kağıt

8.Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz?

- Böyle sorulara da hiç cevap veremem kararsızlıktan ölürüm ha.

9.En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?

- En yakın arkadaşımın uzaylı olduğunu öğrendiğimde yaklaşık bir üç-beş yıl uzak dururum ondan :D Niye denek oluyormuşum canım! Başkasını denek olarak kullansın, başarılı sonuçlar alsın öyle götürsün beni.

Gitmem, annem izin vermez :D

10.İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?

- Yalnız hep denek oluyoruz ha! İlk içen kişi benim demek bi düşüneyim bakayım ne yapardım… Saçma salak şeyler yapar heba ederdim sanırım. Mesela nutella ve browni üretimi yapılan fabrikalara gider işin sırrını öğrenirdim. Hatta dünyanın en leziz pastalarını yapan pastaneyi araştırır, bulur oraya gider ve oranın da tariflerini öğrenirdim :D İçimdeki aç insan bir soruda ortaya çıktı.

Haydin görüşürük okuyucu.

 

 

 

Categories: Mim | Etiketler: , , , | 3 Yorum

Leon ♥ Sevginin Gücü

-orijinal boyut-

Bu filmi ben izlemişsem eğer eminim herkes izlemiştir. İzlemeli de. Bir katili insan ancak bu kadar sevebilir. Ne zaman Sezen Aksu’nun şu şarkısını dinlesem veyahut süt içsem -şu an olduğu gibi- aklıma düşer Leon. Uzun zamandır Leon için duvar kağıdı yapmak istiyordum, iyi oldu bu :)

Categories: Photoshop çalışmalarım | Etiketler: , , , , , | 4 Yorum

Gezdik, gördük, yorulduk..

Geçen hafta Antep’teydik ailecek, ailenin ilk erkek torunu evlendi ve sanırım bu yılın son düğünüydü. Bu yıl amma çok kişi evlendirdik, kuzenler bir bir uçuyor yuvadan. Düğün dışında bir güncük boşluğumuz vardı, biz de soluğu Gaziantep Hayvanat Bahçesinde aldık.

 

Biliyorsunuzdur, Gaziantep hayvanat bahçesi Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun alan olarak birinci, Dünya’nın üçüncü, Avrupa’nın ikinci en büyük hayvanat bahçesi. (viki) Gerçekten inanılmaz büyüklükte bir yerdi! Gez gez bitmedi, bitiremedik. Kalan bölümü bir dahaki gidişimizde gezmeyi planlıyoruz. Hayvan kafesleri ve evleri geniş yapılmış,  bahçenin konumu ve yeşilliği çok güzeldi. Her dönüşe çeşmeler konulmuş ziyaretçiler için ki ben her çeşmede elimi yüzümü yıkadım, çok güzeldi :D

Es kaza salaklık edip topuklu ayakkabı giyecektim (Sanki normalde topuklu giyermişim gibi!) neyse ki vakitsizlikten öyle bir hata yapma şansım olmadı. Bahçe inanılmaz büyüktü ve yolları rampaydı. Spor ayakkabısı lazım orayı gezmek için :) Öyle veya böyle ne giyerseniz giyin gün sonunda yorgunluktan ölmüş olacaksınız gerçi ya neyse =)

Bütün hayvanları göremedik, aklım hala göremediğim tavus kuşunda. Çok merak ediyorum. En beğendiğim yer balık evi oldu. Balık, Kuş ve sürüngenler için özel evler yapmışlardı. Balık evi çok güzeldi yav! Kuş evi de çok güzeldi hele Hint kuşları öyle sevimliydi ki görmeniz lazım…

Bir tek Sürüngenler evini gezemedim, yılanlar timsahlar kobralar vuu çi korkunce! Babamlar orayı gezerken ben kapıdaki ziyaretçi defterini okudum. İlk açtığım sayfada Mersin’li bir ziyaretçinin yazdıklarını okudum, tesadüf =) Ve yol boyunca geyik yaptığımız ilk gördüğümde kıkır kıkır güldüğüm sevimli bir ziyaretçi mesajı vardı, tek cümleyle duygularını şu şekilde özetlemiş:

“Burası o kadar güzel ki insanın hayvan olası geliyor!”

Çantalarımızı arabada bıraktığımızdan yanımızda kalem yoktu, yoksa deftere birkaç cümle yazmak isterdik. Defterin yanına kalem koymamışlardı ya da birisi alıp gitmişti, şaşırmam.

Hayvanlardan ziyade hayvanat bahçesinin içindeki o ormanlık bölgeleri çok sevdim. Aynı zamanda piknik yapılabiliyormuş içeride, bilseydik hazırlıklı giderdik biz de. Bir dahakine =) Hayvanat bahçesi fikri hayvanlar için kötü olsa da –ki o yırtıcı doğa hayvanlarının kafeslere kapatılmış haline ben bile üzüldüm- genel anlamda harika bir yerdi. Eğer adamlar o alanı bahçe yapmasaydı ormanlık alanları o şekilde koruma altına almamış olsaydı eminim oralar hep bina olacaktı. Böyle düşününce iyi hissediyor insan.

Bu arada bir dahaki ziyarete bıraktığım bir şey daha var: Papağanla fotoğraf çektirmek! İki tane kocaman rengarenk muhteşem papağanın olduğu fotoğraf standı vardı, cesaret edip çektiremedim ve annemler de sağ olsun beni gaza getiremedi korkarsın dediler. Tekrar o tarafa dönseydik eğer çektirecektim ama görülecek çok hayvan vardı, yolumuz tekrar o bölgeye düşmedi. Şöyle biri omzumda diğeri kolumda bir fotoğraf çektirseydim güzel olurdu :) Haa bu arada papağanla fotoğraf çektirmek 10 TL idi. Profosyonel makineyle çekiyorlardı ve istediğin boyutta basıyorlardı.

Gördüğüm her hayvan çok güzeldi ama ben en çok su hayvanlarını sevdim, çok zarif görünüyorlardı su içinde. Kangrular çok sevimliydi. Zürafa haddinden fazla uzun irice bir hayvan ama aksine çok kibar bir görüntüsü vardı. Sadece ahırın devasa kapısı bile görülmeye değerdi aslında :D İlk önce ahırın içinde olduğu için göremeyeceğiz diye düşünüp es geçmiştik ama sonra geriden gelen babam zürafanın bahçesine çıktığını söyleyince o yokuşu hızla aşıp keyifle izledim hayvancağızı. Çok cool hayvandı be!

Adamlar ne büyük yer yapmış ama yav! İkide bir bunu söylüyorum, fark ettim :D Girişte üstü açık otobüsümsü ve çocuklar için yapıldığını tahmin ettiğim araçlar vardı. Biz yürümeyi tercih ettik tabi ama hafta sonu o araçlar aktifmiş, duyduk. Aslında en mantıklısı bisiklet, bineceksin üstüne rahat rahat gezeceksin. O rampaların inişi bisikletle ne keyifli olur ama :) Bu arada eğer gitmeyi düşünen varsa ve arabası yoksa otobüsle gitmeyi unutsun! Hafta sonu gitmeyi de unutsun! Hafta sonları adım atacak yer olmuyormuş, babamlar kardeşim mersine erken döneceği için Pazar günü gitmiş ama verimli geçmemiş çok kalabalık olduğundan. Otobüs işi ise yaş çünkü çok çok çok büyük bir yer ve otobüsten indikten sonra arabayla bile yirmi dakika süren bir yolculuk yapıyorsunuz girişe doğru. Demem o ki, arabanız yoksa kiralayın. Girişe kadar olan o yol yürüyerek bitmez. Giriş ücretlerini de yazayım tam olsun: Sivil 3, öğrenci 1,5 TL.

Biz hafta içi gittiğimizden çok sakindi her yer, rahat rahat gezdik fotoğraf çektik. İlk gördüğümüz hayvan maymunlardı, maymunun biri ziyaretçiler hangi yöne gitse takip ediyordu :) Bir tanesi de kafesin ucuna kadar gelip kolunu dışarı çıkardı ve kendisine bakanlara adeta “Git” yaptı :D Çok şirindi.

İşte ziyaretçi istemeyen maymun =)
Kafesler fazla boğucuydu, sanırım ziyaretçiler yiyecek bir şey vermesin diye böyle yapmışlar.

 

Fil. İnşaat harcı yapıyordu resmen :D Arkasındaki minik havuzdan hortumuna su doldurdu –ki biz bu arada suyu dışarı fışkırtacağını sanıp hafif geriye çekildik kafesten- sonra da gidip önündeki çamur yığınına boşalttı o suyu. İyice harmanlayıp kıvama getirince de o çamurla kendini yıkadı. Sanırım yıkamak oluyordu o, emin olamadım :D

Pelikan. Hepsi yüzerken bu onları gözetiyordu :)

  

Kedi balığı yanılmıyorsam.
Akvaryumların dekorları çok güzeldi.

 

Kaplan.

Karizmatik bir şekilde o tepede duruyordu, neyi inceliyorsa artık.

Yakınlaştırarak çektiğimizden çok net bir fotoğraf değil ama birbirine sarılarak uyuyan iki kaplan :)

Zürafayı izleyen ben =)

 

Çiftlerin fotoğraf çektirdiği yer burası. Mini gölün yanında banklar vardı her gelen fotoğraf çekiniyordu, annemle babam, ablamla da eşi şu güzelliklerle fotoğraf çektirdi. Bense aile fotoğrafı çektirdim sap olduğumdan =D

Vallahi unuttum bu hayvanın adını! Deve kuşu diyeceğim ama yok değil.

Şunların güzelliğine hele!

O kadar uysal bir hayvan ki siz elinizi uzatır uzatmaz yanınıza koşuyor. Babamı çok sevdi :D

Ahan da deve kuşu! Bir türlü suratını göstermedi :D Kafesin diğer tarafına da biz yürüyemedik sonuç olarak böyle bir poz çıktı ortaya.

Picamalı eşek =)

Bu neydi karar veremedim. Eşek dediler ama benzetemedim ki hiç… Başka bir hayvandı bence =D Adı da yazmıyordu kafeste, aklıma takıldı.

Mola verdiğim anlardan =) Ormanı izlemek güzeldi.

Muhabbet kuşları :D Özel hayata saygısızlık ettiğimiz anlardan…

Bu ikisi çok şirindi yav! Bizi izliyorlardı usul usul =)

Hint kuşları. Çok net çekememişiz.

Flamingo.

Kümesi izlerken.

Akbaba, kartal gibi yırtıcı kuşları da gördük, fotoğraf çektik güya ama kötü çekim olmuş. Kartal o kadar karizmatik duruyordu ki ablama hemen fotoğrafını çek dedim, çok kötü çekmiş beceriksiz :/ En en en tepede asil bir şekilde durmuş etrafı kesiyordu. Haa evet, Beşiktaşlıyım :D

En son kümesi gezdik. Bahçenin sağ tarafını komple gezdik sol tarafı kaldı. Bir dahakine oraları da gezeceğiz. O kadar gezintiye rağmen içimizde hayvan olma isteği oluşmayınca yemek yemek için insanlığın içine karışmak üzere şehir merkezine iniş yaptık =D Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun yoksa kıskanırsınız :D

Hayvanat bahçesi kötü bir fikir ama başka türlü bu kadar hayvanı görmemiz de biraz zordu doğrusu. Yırtıcı kuşları, vahşi doğaya alışık hayvanların kafeslerde özellikle de o boğucu kafeslerde olmasına biz de üzüldük ama sanırım yapılacak bir şey yok ya da ben bilmiyorum. Zaten yasaklanması da gerekiyorsa eğer böyle bir yasa gerekli, hukuk bu konuda acizse biz ne yapalım… Gitmeyin diye düşünen varsa da hemen söyleyeyim çok merak ediyordum, gitmezsem olmazdı. Suda yaşayan hayvanlar kafes hayvanlarına göre daha şanslıydı sanırım. Özellikle kuşların kafeste olması fikri kötüydü, işi uçmak ama uçamıyor… Hayvanları çok aşırı olmasa da seviyorum. Sevmem gezmeme engel olamadı elbet.. Tekrar gitmekten bahsediyorum üstelik.. Tüm bunlara rağmen keyifli bir geziydi. Yolunuz düşerse, gidin. Görmeye değer^^

Hayvanat bahçesinin çıkışında oyuncak hayvanlar satılıyordu ajfgajsjdfaskjdfhaksjdf

Categories: Kişisel | Etiketler: , , | 14 Yorum

Mim: Hatırladığım ilk anı.

En son ne zaman mim yazmışım bakmadım ama uzun zamandır yazmıyormuşum gibi hissediyorum, bu zaman zarfında bir sürü güzel mim geldi üstelik ama hiç fırsat bulamadım. Özürlerimi sunuyorum, inşallah yazacağım. Bu mimi hemen yazmamın sebebi ise ilginç bir konu olması ve mimleyeceğim kişilerin yazılarını merak etmem. Mimin konusu; hatırladığınız ilk anı. Ne kadar ilginç di’mi? Severek takip ettiğim Mikal Zia’nın başlatıığı bir mim, bir sürü kişiyi mimlemiş ve ben hepsini merak ediyorum! :))

Hatırladığım en eski ve ilk anım kötü bir güne ait. Uzun uzun düşündüm başka bir anı yakalamaya çalıştım ama yok, çıkmadı. Çocukluk dönemime geçiş yapınca yükseklik korkumun çıkış noktasını buldum.

Biz yedi kişilik orta halli bir aileyiz, yıllar önce amcamlarla birlikte üç katlı müstakil, bahçesinde tulumba çeşmesi ve incir ağacı olan bir evde yaşardık ailecek. Hala duruyor o ev ama ne incir ağacı ne de tulumba kaldı.

Neyse işte bu evin bir de çatısı yani damı var, damda dedemin çardağı vardı orada uyurduk falan, güzel olurdu. Bir gün yine damda oturuyor aile üyeleri, annem çamaşır seriyor, ben ve diğer çocuklar da oyun oynuyoruz… Annem bir ara benim bir küçüğüm olan kız kardeşime bakındı ama etrafta yoktu, birilerine sormaya fırsat kalmadan komşu çıkıp geldi, söylediğine göre kardeşim onların avlusunda uyuyormuş! Annemler şaşkın tabi nasıl olur kafasında aşağıya yan komşunun avlusuna bakıyor (Evler dip dibeydi belki de ortak duvardı, hatırlamıyorum) ve gerçekten de kardeşimi oracıkta uyku halinde görüyor. Hemen telaş yapılıyor çünkü kardeşim oraya düşmüş! Hemen büyük bir telaşla yanına gidiyorlar kardeşimin ama görünürde hiçbir şey yok, tek bir çizik bile yok! Gerçekten de uyku modunda kardeşim… Feryat figan hastaneye koşuyor millet ben de etrafa bön bön bakıyorum öylece, kötü bir şey olduğunu anlıyorum ama ne olduğunu kavrayamıyorum. Herkes aşağıya koşunca ben bir başıma kaldım damda, kapıdan çıkıp merdivenlere yöneldim aşağıya inmek için ama oracıkta kaldım çünkü merdivenler ve basamak aralıkları çok yüksekti, tek başıma inmem mümkün değildi ki inemedim de zaten… Uzunca bir süre aşağıya inmek için çabaladım ama olmadı, ağlayarak oturup birinin gelmesini bekledim.

Evet hatırladığım ilk anı bu. Merak etmeyin kardeşim şu an gayet sağlıklı, o dönem uzunca bir süre yoğun bakımda kalmış, konuşmamış ama sonra düzelmiş, düzeldi yani. Zaten hep şanssız bir insan oldu bu konuda sonraki yıllarda da hep kafasını kırdı, elini kesti, düz yolda düştü falan… Allah korusun onu.

(By Leonid Afremov)

İkinci anım ise okula başladığım ilk güne ait. Yaklaşık altı yaşındaydım ama küçük göründüğüm için –hala küçük görünüyorum!- müdür yardımcısı beni okula almak istememişti, babamla ikisi tartışırken ben usulca kalemi alıp önümdeki kağıda adımı ve soyadımı yazmıştım, aslında burayı çok net hatırlamıyorum bazen adımı yazdığımı bazen de “Ali ata bak,” yazdığımı hatırlıyorum, kesin olarak bir şey yazmıştım ama çünkü müdür yardımcısı yazdığım şeyi görünce kahkaha atıp, “Ohooo bu okulu bitirmiş bile!” şeklinde espri yapmıştı kendince :D O yazı sayesinde okula alınmıştım :) Sınıfta kırmızı kurdeleyi alan ilk kişi bendim haliyle :P

Sıra geldi mimin soyunu devam ettirmeye :) Glikoza, Hemşerim Harmoni, Selocan, ve doktor bloggerlarımıza paslıyorum: Sadece Deniz, Deniz, ve Dr Willdone

 

 

 

Categories: Mim | Etiketler: , , | 21 Yorum

Çi Korkunce!*

Az önce eve giderken apartman girişinde, merdivenlerin tam önünde kocaman böcekler vardı! Biri merdivenin ilk basamağında diğeri ise merdiven başlangıcındaki paspasta. Lazeri ve ışıldağı olan bir anahtarlık kullanıyorum ki böyle zamanlarda –ve elektrik kesildiğinde- çok işe yarıyor. Yaz geldi mi feneri açıp öyle giriyorum apartmana çünkü akşam oldu mu bahçede bir sürü böcek oluyor.

Böceklerin biraz uzağında eve nasıl giderim hesabı yapıyorum bir yandan da kardeşimi çağırıyorum gel diye ama tınlayan yok ki… Yarım saat bekledim orada böcekler gitsin diye :/ Her seferinde aynı işkenceyi yaşamak nasıl büyük korku benim için.

Bir defa da aşağı inerken hoplaya zıplaya ilk merdivenleri indim ikinci merdivene gelince aniden durmamla düşmem bir oluyordu. Son anda trabzana tutundum şükür. Merdivenlerin tam ortasında vırak vırak vırlayan pörtlek bir kurbağa vardı. Ya üstüme zıplarsa, ayağıma değerse gibi korkular üşüştü hemen beynime, ne yaptım peki? Aşağı inmekten vazcayıp eve yollandım :D

Şu böcek olayını çözmeyi çok istiyorum ama olmuyor, zaten insanın böcekten korkmaması çok ilginç geliyor bana. Normal olan korkmak geliyor bana, kızmayın :D Hayal gücüm korkumu destekleyecek kadar geniş böcekler söz konusu olduğunda.. Ev halkı da sağ olsun hiç yardımcı olmuyor bana bu konuda, habire alay ediyorlar, korkumu destekleyecek şeyler yapıyorlar. Bir defasında ablam bir böceği tutmuş gözümün içine kadar sokmuştu neredeyse, oturup ağlamıştım :D

Bir gün de lavaboda elimi yüzümü yıkıyordum, annem ablam ve kuzen var evde. Yaz mevsimi kapı pencere her yer açık, böcekler için süper fırsat yani. Neyse ben yüzümü yıkadım, tam kapıyı açtım açmamla birlikte içeriye vın diye bir şey girdi. Maalesef uçan bir böcek! Halimi görmeliydiniz! Korkudan, panikten hemen kapıyı çarpıp bir köşeye sindim. O an öyle korkmuştum ki akıl edip de dışarı çıkamamıştım, banyoda öylece durdum, üstelik kapıda çarparak üstüme kapanmıştı. Sanki tüm bunlar yetmezmiş gibi o aptal böcek gidip kapı koluna konmasın mı?! Ahh ömrümden ömür gitmişti resmen. Kapıyı açmayı bırak yaklaşamıyorum bile, mecburen bağırmaya başladım içeriye, “Yardım edin! Böcek girdi içeriye, çıkamıyorum!” şeklinde.. Sonra annem duydu sesimi kapının önünde soruyor ne oldu diye, ben de anlatıyorum durumu böyle böyle diye ve annemden gelen cevap: “Ben de korkuyorum!” askjdfaksdjfsd Hala gülüyorum bu cevaba :D O an gülememiştim tabi bu cevaba daha çok sinirlenmiştim ve hala korkuyorum o böcek her an konduğu yerden havalanıp üstüme gelebilirdi. Annem delirtmişti ama o zaman, ne demek ben de korkuyorum ha ne demek? Nerede kaldı o, ‘çocuğum olmadan asla’ diyen anneler? :D Sonradan anneme kapıyı açmasının yeterli olduğunu söyleyip kurtulmuştum ama çokça da ağlamıştım. Bu epey eski bir anı ve maalesef böcek fobimin oluşmasına oldukça katkı sağlayan bir anı…

Sürekli böcek şakasına maruz kalıyorum, geçen twitterda biri bir fotoğraf paylaşmıştı, açtım baktım ve karşımda böceklerle dolu bir kolye gördüm. O foto için ilginç bir şey yazmış olmalı ki ben fotoğrafı göster demişim, yoksa hiç açıp bakmam fotoları, kınıyorum o arkadaşı buradan :P

Şimdi bu yazıyı okuyup da, “Aa! Nasıl korkarsın o küçücük hayvanlardan, asıl onlar insanlardan korkar…” gibisinden şeyler yazmayın lütfen, böcekten korkmamak anormal bir şey benim için :D Ahh bak bir komşumuz vardı resmen böceklerin annesiydi, hiç korkmaz eline alır öper okşardı. Çi korkunce!

Küçük çocuklar da hiç korkmuyor böcekten, ne güzel :) En küçük kardeşim iki üç yaşlarındayken annem sokakta böcek gören kardeşime, “Gitme oraya, böcekler yer seni” (Kadın da korkuyor napsın :D ) demiş, kardeşim de gülmüş ve şöyle demiş: “Ben onları yeyim ki!” :D Deli bu çocuklar :P

Bu da böyle bir yazı olsunmuş…

*Çi korkunce: Çi, Kürtçe’de “Ne” anlamına gelir. Korkunce ise anladığınız üzere “korkunç” demek.  “Çen şirine!” var bir de ki en sevdiklerimden :D Çen, “Ne kadar,” anlamına geliyor, şirine de yine anlamışsınızdır; “tatlı, şirin, sevimli” anlamıne geliyor.. Lisedeyken arkadaşımla birlikte ders sırasında notlaşırken kullanmak üzere uydurduğumuz yarı Türkçe yarı Kürtçe cümlelerden birkaçıydı bunlar. Bugüne kadar bulduğum en rahat başlık oldu bu. Ve en sevdiğim, çünkü fazlasıyla benden bir cümle. 

Categories: Kişisel | Etiketler: , , | 34 Yorum

İyi ki doğdun Lee Min Ho~

-orijinal boyut-

Lee Min Ho doğar da duvar kağıdı yapmaz mıyım hiç :) İyi ki doğmuş bu güzel insan. 

Categories: Photoshop çalışmalarım | Etiketler: , , | 9 Yorum

Çeyiz denen nanenin ettiklerine bak sen.

Anne hanım: Sen birkaç gün yatağında yatmasan olur mu?

Ben: Nerede yatacakmışım, o niyeymiş hem?

Annem: Senin yatağına yaptığımız yastıkları minderleri koyacağız. Sen de buralarda bir yerde yat işte…

Çeyiz uğruna yatağımdan da oldum, Halil Sezai’ye bağlayıp isyan moduna geçebilirim. Bitmiyor! Evde çeyiz telaşı bir türlü bitmiyor, bitemiyor! Elimi nereye çarpsam bir çeyize çarpıyorum resmen. Şu yazımda kız isteme faslını anlatmıştım hani, işte nişanı atlattık kına-düğün arefesine geçtik. Şimdilik çeyiz telaşı sardı her yanımızı işte. Beni sarmadı aslında annemi sardı ama uzak kalmak ne mümkün, beni de sarmışçasına etkileniyorum haliyle.

Biz yıllardır annem bize çeyiz düzmüyor diye içten içe sevinirdik, en azından ben sevinirdim. Çünkü öyle danteller manteller örülmez, tabak çanak takımları stoklanmazdı. Görünürde hiçbir şey yoktu ve hayat güzeldi… Ta ki Geçimsiz kişisinin evlenesi gelinceye kadar. Geçimsiz’den kasıt ablam oluyor, telefonumda bile böyle kayıtlıdır ve cidden geçimsiz huysuz; hiçbir şeyden memnun kalmayan biridir. Bu yazıyı okuyorsan eğer sevgili Geçimsiz, boşuna somurtma; öylesin!

Neyse işte, biz çeyiz yok kafa rahat modunda boşa geziyormuşuz yıllarca. Bir baktım evin her yerinden danteller fışkırıyor. Danteller durur da kanaviçeler durur mu hiç, onlar da fışkırdı saklandıkları yerden. Heyhat, çeyiz savaşı var evde…

Allahtan biz de sadece dantel mantel varmış çeyiz namına bir de orduya yetecek kadar yastık kılıfı. Hala nereye gitsek annem alır durur, geçen sosyete pazarına gittik baktım koltuğumun altına iki tane kılıf sıkıştırmışım ve hala beğendiğim kılıfın çiftini arıyorum onca teyze arasında. Aman Allah’ım! O virüs bana da bulaşmıştı, artık ben de bir yastık kılıfı stokçusuydum! :D

O dantelleri annem daha biz çok küçükken işlemiş olmalı ki bizim haberimiz yok, e teyze yenge ve bilumum akraba desteği de olunca çeyizin dantel bölümü anında hazırdı. Bir sürü yastık-çarşaf takımı olduğu halde yenilerini yaptırıyoruz falan… Bizim Geçimsiz hiç anlamıyor bu işlerden. Annemler anlatıyor yok fistosu şöyle olacak böyle olacak diye ama bizimki boş boş bakıyor öyle, anlamıyor :D Çarşaf takımından kumaş artınca terzi bebek yastığı yapmış ablam da sanıyor ki kendileri için yapılmış o yastıklar. Kılıfı evirdi çevirdi; “Bu sanki biraz küçük değil mi?” dedi. Bu kız evlenecek işte ne diyeyim asdfkajsdşjks :D

Tepedeki diyalog ise az önce yaşanan bir hadisedir. Annem, yengem halam hepicüğü toplanıp yastık, minder yaptı çeyiz için işleri bitince de nereye koysak bunca şeyi telaşına düşüldü ve anne hanım hemen beni gözden çıkardı. Oralara bir yere yatarsın diyor, kadına bak :D Geçimsiz evlenip gidince evin biricik olamasam da en büyük kızı konumuna ben geçeceğim anne hanım bakışı attım ama sallamadı sankim…

Evlilik işinin en zor en zahmetli en sancılı dönemi çeyiz bence. En azından kız evlendiriyorsanız durum bu. Bakalım abim evleneceği zaman ne olacak, daha kolay olacakmış gibi geliyor bana ya göreceğiz…

Şimdi evin her deliğinde bir eşya var. Her ilginç eşyayı alıyoruz bu arada tabi. Sürahi takıntısı baş gösterdi mesela veyahut tahta kaşık gibi ıvır zıvırlar. Çeyiz hazırlayan kişiye eş dost akraba hediye götürür ya onlar var daha ohoo… Ben alacağım hediyeye çoktan karar verdim ama çok lazım olan bir şey: Gırgır! Asdjkfhaskljdsjdfh :D Ahh nasıl da gerekli bir hediye ama di’mi? Ahh ahh çok düşünceli bir ortanca kardeşim ama kıymetim bilinmiyor…

Şimdi biz dantel haricinde her şeyi alıyoruz çünkü önceden yapılmış bir stok yok. Ama bizzat kuzenlerimden ve arkadaşlarımdan biliyorum ki daha doğdukları andan itibaren çeyiz düzenler var! Düşünsene 17 yaşındayken beğendiğin bir yemek takımını on yıl sonra evleneceğin zaman kullanmak üzere koyuyorsun bir köşeye. Çok mantıksız yahu! Bir yıl önce alınan bir eşyayı bile yeri geldiğinde beğenmeyip burun kıvırıyoruz nasıl olur da on yıl öncesinin eşyasını kullanmak istersin. Hem ne bu acele, kıtlık mı var sanki?!

Şahsen kuzenimin iki ev dolusu çeyizi var ve kuzenim daha yirmi bile değil! Ve sınavlara hazırlanıyor. Hey Yarabbi, kim bilir yengem kaç yaşından itibaren stok yapmaya başladı :D Komedi.

Bütün bu çeyiz hazırlama faslı bitince işin en fena yanı var ki sormayın gitsin. Merak etmeyin hemen söylüyorum: Çeyiz serme! Bildiğin komple bir odayı boşaltıp çay kaşığından tut da salona koyacağın bibloya kadar her haltını odaya güzelce seriyorsun ve akrabalar, komşular kısaca tanıdığın tüm kadınlar gelip o eşyalara bakıyor, bakmakla kalmayıp üstüne bir de dedikodu yapıyorlar yok bilmem şusu güzel değilmiş busu çok abartıymış vs vs… Bir gidin allasen.

Bizim hazırlıklar henüz bitmedi bildiğim kadarıyla ama bu çeyiz serme saçmalığını yapmamaya karar kıldık. Aksini düşünemiyorum bile. Büyük bir felaketin eşiğinden teğet geçtik diyebilirim. İnşallah çeyiz götürme zamanına kadar birileri annemin aklını çelmez.

Evlilikten soğutan bir olay bu çeyiz. Anladım. Bu kız evlenip gidene kadar bakalım daha neler göreceğiz. Kına gecesi var daha of off… Benim canım bloğum olmasa kime anlatırdım ben naneleri ha? Seviyorum seni blogcuğum asdfasjdsdf

Categories: Kişisel | Etiketler: , , , | 20 Yorum

Genç Werther’in Acıları

Goethe’nin ilk romanı olan Genç Werther’in Acıları’ndan bahsetmek istiyorum ama kitap içeriğiyle ilgili fazlaca bilgi vermekten korkuyorum. Esasında kitapla ilgili en ufak bilgiye sahip insan bile kitabın meşhur olma sebebini az çok biliyordur. Kitabın yaydığı salgın, sendrom ve akım kitabın sonunu açık etmeye yetiyor. Ben de yıllar öncesinden kitabın etkisini biliyordum, edebiyat dersinde bu konuyu işlemiştik…

Demek istediğim kitapla ilgili içerik öğrenmek istemeyen kişiler lütfen yazıyı okumasın ama sadece bu yazıyı okumamakla kalmayıp aynı zamanda kitap sitelerinde ayrıntı aramasın zira romanın ilham kaynaklarını merak edip araştırırken sadece özet bölümünde bile kitabın sonunun aynen yazıldığını gördüm. Evet bu yazıda spoiler denen şey var. Okuyup okumamak size kalmış…

Bu kitabı ne kadar uzun zamandır okumak istediğimi tahmin edemezsiniz. Hep merak ettiğim bir kitap olmuştur benim için, bu merak lisenin ilk yılına denk geliyor; edebiyat hocamız kitabı anlatmış ardından okumamızı yasaklamıştı! Nedeni ise Goethe’nin bu kitabı yazdıktan sonra intihar vakalarının korkutucu bir şekilde artmış olması, bu nedenle kitap intiharla anılıyor çoğu zaman. Bu hikâyeyi duyup da kitabı merak etmemek zordu, yasağın cazibesi ise tartışılmaz… Okul kütüphanesinde olmadığı için okuyamamıştım. Yıllar sonra yeniden aklıma düşünce hemen aldım, bir çırpıda okudum.

Roman Werther adındaki genç bir adamın büyük şehirden kaçıp doğayla uyum içinde yaşayacağı küçük yerlere kaçmasıyla başlıyor. Daha ilk mektubunda anlıyoruz ki ruhsal açıdan sıkıntılar yaşayan ve bundan kaçmak için şehri terk eden bir adam Werther. Gittiği yerleri, gezip gördüğü doğayı ve yeni tanıştığı insanları ruh haliyle birlikte arkadaşı Wilhelm’e yazmaya başlar. İnsanlardan, büyük şehirden ve getirdiği sorunlardan kaçmak genel anlamda iyi gelir Werther’a ama bir süre sonra genç ve güzel Lotte ile tanışır. Daha ilk anda etkilenir Lotte’den fakat bir engel vardır önünde, çünkü Lotte nişanlıdır. İş için uzakta olan nişanlının yokluğunda Werther ve Lotte birçok yönden güzel bir dostluk kurar aralarında, Lotte’nin arkadaşlığından o kadar hoşlanır ki Werther gönlünü nişanlı kıza kaptırır.

Ortada bir nişanlı olduğundan ve Lotte nişanlısını çok sevdiğinden aşkını kalbine gömüp Lotte ile olan diyaloguna devam eder Werther ama kalbi ve ruhu aşkla doluyken ona dokunamamak aşkını dile getirememek ruhunu acıya boğar.

Lotte’nin nişanlısı Albert ile tanıştığında ise daha da üzülür çünkü Albert harika bir insandır ve Lotte’yi çok seviyordur. İkisiyle de görüşmeye devam eder, arkadaşı Wilhelm Werther’i teselli edip bu aşkı bırakmasını ister ama ne mümkün. Werther tüm ruhuyla Lotte’ye âşıkken nasıl olur da vazgeçebilir?

Wilhelm’e yazdığı şu paragraftan Werther’in çaresizliğini hissedebilirsiniz:

“Sinsi bir hastalığın önlenemez bir şekilde her geçen gün ölüme yaklaştırdığı bahtsız birinden, hançerle işkencesine bir anda son vermesini isteyebilir misin? Gücünü tüketen hastalık, aynı zamanda ondan kurtulma cesaretinden de onu yoksun bırakmaz mı?”
(Sayfa 41)

Werther aşkı ve çaresizliği tüm hücrelerinde böylesine hissederken daha fazla orada kalamayacağını düşünüp başka bir yere gider. Uzak kalmanın ve çalışmanın iyi geleceğini düşünse de yanılır, kendini tekrar Lotte ve Albert’in yanında bulur. Bu zaman zarfında Lotte evlenmiştir elbette ve kocası Albert, Werther’in ziyaretlerinden duygularından rahatsız olmaya başlamıştır. Kibar ve asil bir insan olduğundan direkt yüzüne karşı söylemese de insanları iyi analiz eden Werther bu rahatsızlığın farkına varır ama elinden bir şey gelmez.

Lotte ise kocasını sevmesine rağmen arada kaldığını hisseder. Çünkü Werther ile olan ilişkisi çok hassas ince bir noktadadır; aşk ve dostluk. Kocasından dolayı bu çizgiyi aşamaz hiçbir zaman ama kalbinin derinliklerinde Werther’a bir şeyler hissettiğini anlar ve ona, bir daha görüşmemeleri gerektiğini söyler.

Werther’in dayanılmaz acılarından bir kuple daha:

“Ah bu boşluk! Göğsümün içinde, şurada hissettiğim bu korkunç boşluk! – Eğer onu bir kez olsun, bir kez olsun şu kalbe bastırabilsen, bu boşluktan eser kalmaz diye düşünüyorum çoğunlukla.”
(sayfa 83)

Lotte’nin bu isteği tahmin edeceğiniz üzere Werther’i acılara boğar. Artık bu acıya dayanamayacağını anlayınca intihar etmeye karar verir. Özenle hazırlanır intihara…

Werther son kez Lotte’yi görmeye gittiğinde, Lotte, adamdaki değişikliği sezer ama bir şey söyleyemez. Werther o gün oteline döndükten sonra uşağını Albert ve Lotte’nin evine gönderir ve Albert’ten yolculuğa çıkacağını söyleyerek silah istetir. Silahları bizzat Lotte’nin elinden alır uşak, bunu öğrenen Werther sevinçle karışık hüzün yaşar. (Lotte’yi gören onun yanında olan kişiyi görmek veyahut onun dokunduğu bir eşyaya dokunmak bile Werther için inanılmaz bir mutluluk kaynağı.) Ölümüm senin ellerinden olacak Lotte diye düşünür ve Lotte’ye bir veda mektubu bırakıp tetiğe basar.

Genç Werther’in acısı böyle hazin bir şekilde sona erer. Lotte intiharı duyduğunda yığılıp kalır öylece…

“-Ah, insan öyle fani ki, yaşadığından gerçekten emin olduğu bu dünya bile, varlığının tek bir gerçek iz bıraktığı bu dünyada bile, sevdiklerinin ruhunda ve hatıralarında o da sönüp kaybolacak, hem de çok çabuk!”
(Sayfa 84)

Acıyla, ızdırapla ve maalesef çaresizlikle dolu olan hüzünlü bir kitaptı. Goethe’nin ilk romanıymış bu ki zaten daha ilk kitabıyla geniş bir kitleye hitap ederek kısa sürede herkes tarafından tanınan bir yazar haline gelmiş.

Goethe kitabı yazarken hem kendi yaşadığı hem de arkadaşı Wilhelm’in yaşadığı trajik aşktan esinlenmiş. Goethe, hukuk stajını yaptığı dönemde bir arkadaşının nişanlısına aşık olmuş, bu aşktan doğan ahlaki çatışmalar esin kaynağı olmuş ama kitabın sonundaki trajik olayı kendinden değil arkadaşından esinlenmiş. Arkadaşı da tıpkı kitaptaki gibi evli bir kadına aşık olmuş, aşkın imkansızlığı yaşamayı dayanılmaz kılınca ise intihar etmiş.

Kitap o kadar etki etmiş ki, insanlarda “Werther Salgını” başlamış, kitaptaki gibi sarı ceketler falan giyilmeye başlamış ve intihar vakaları artmış. Kitap Goethe için büyük başarı sağlasa da birçok kişi tarafından eleştirilmiş. Mesela din adamları kitabın (Daha doğrusu kitaptaki Werther’in) intiharı mükemmelleştirdiğini normal bir şeymiş gibi gösterildiğini savunup Goethe’yi eleştirmiş.

Aşk acısı çeken ruhu ızdırap dolu gençlerin üstünde intihar etkileri göstermiş kitap. İntihar olayı Avrupa’da öyle bir yayılmış ve otoriteleri öyle endişelendirmiş ki Friedrich Nicolai sonu “mutlu” biten bir hiciv yazmış! Olaya bak! Tabi Goethe bu durumdan hoşlanmamış ve “Werther’in Mezarında Niceolai” adlı bir şiir yazarak hoşnutsuzluğunu dile getirmiş.

Kitabın sadece okuyuculara değil bizzat Goethe’ye de etkisi olmuş. Çok sonraları kitapla birlikte gelen şöhretinden ve arkadaşının nişanlısına aşık olduğunun duyulmasından rahatsız olmuş çünkü çoğu insan onca kitap arasında sadece bu kitapla kendisini tanıyormuş…

Kitabı tavsiye ediyorum.

Categories: Kitap | Etiketler: , , | 21 Yorum

İzlemeyin.

Selam millet! Çöp olan 16 saatimi anlatacağım size çünkü sizin saatleriniz de çöp olsun istemiyorum. Düşünceli blogger mode on :) Hemen uyarıyorum, diziyi izlemek isteyen, izleme listesine alan dostlar; bence hiç başlamayın, izlemeye değer bir dizi değil. Yazı içinde spoiler verebilirim, emin değilim sonra spoiler yedim demeyin.

Wild Romance dizisinden bahsediyorum. Lee Dong Wook ve Lee Si Young var diye konusunu bile okumadan stoklamaya başlamıştım diziyi. Çeviriler bitince ilk bölümü açıp seyretmeye koyuldum ama bu dizi boyunca iki farklı dizi bitirdim ben. Öyle sıkıcı…

Lee Si Young daha önce Bof, Playful Kiss dizilerinde izlemiş ve Zengin Adamın Doğuşu dizisindeki rolüyle sevmiştim. Hal böyle olunca Wild Romance’ı izlememek olmazdı. Hele de Lee Dong Wook varken…

Dizinin konusu kısaca şöyle; Red Dreams ve Blue Seagulls adında iki rakip beyzbol takımı var ortada, Park Moo Yul (Lee Dong Wook) Red Dreams takımının yıldız oyuncusu. Yakışıklı, zengin ve popüler bir karakterdir. Bir gün karaoke barda Mavi Martılar’ın koyu fanatik taraftarı olan koruma Yoo Eun Jae (Lee Si Young) ve ailesiyle karşılaşır. Tabi iki rakip karşılaşınca olay çıkar ve kavga görüntüleri internete düşer. Anında olay büyür ve zaten basınla arası kötü olan Park Moo Yul’un başı derde girer. İmajı kurtarmak için Eun Jae zoraki de olsa Park Moo Yul’un koruması olur ve olaylar olaylar…

Eun Jae Mavi Martılar, Moo Yul ise Kırmızı Hayalciler takımına gönül vermişken zorunlu ilişkileri sürüp gider. Moo Yul popüler biri olduğu için taraftarlardan, fanlardan sürekli hediye alır. Fanlardan biri başta önemsenmeyen sonradan dizinin ana konusu olan tehdit mesajları göndermeye başlar.

Takıntılı fanlardan biri sürekli gözleri oyulmuş fotoğraflar, şiirler ve notlar gönderir. Moo Yul önemsemez ama menajer (Word menajer yerine “yürütücü” kelimesini kullanmam için baskı yapıyor bana! :D ) ve koruma Eun Jae notların üstünden çalışmaya başlar.

Tehdit-sapık olayının yanında bir de ezik karakter Dong Soo var, aslında ezik değil ama senaristler adamdan ne çıkarsak kar diye düşünmüşler sanırım. Esasen ortada o adamın üzerinden gidecek bir konu yoktu. Bir bölüme sığdırılabilecek bir konuyu sapık olayıyla beraber epey götürdüler ciddi ciddi. Hiç gerek yoktu, boşuna sıkıldık.

Bunların yanı sıra bir de yanlış anlaşılmalar var tabi. Koruma Eun Jae, Park Moo Yul’un yasak ilişki yaşadığından şüphe eder, teoriler kurar olası felaketi engellemeye çalışmak için pasaportu olmadığı halde Park Moo Yul ve arkadaşlarıyla Japonya’ya bile gider. Yanlış anlaşılmaların en güzel yanı Eun Jae’nin tepkileriydi =)

Haa en önemli kişiden bahsetmeyi unuttum! Hiç ikinci kadının olmadığı dizi gördünüz mü siz?! Onsuz olur mu, olmaz. Kdrama âleminin en gereksiz saçma karakterlerinden biriydi kendisi.

İşte bu kız oluyor. Gerçek adı Jessica imiş. Şarkıcıymış. Sevmedim, sevemedim. İticisin Jes, kusura bakma. Dizideki gereksiz bir rolü vardı, tam koruma kız 5. kuralı ihlal edip koruduğu kişiye karşı bir şeyler hissetmeye başlamışken ortalığı karıştırmak ve aşk üçgeni oluşturmak için tee İngiltere’lerden geldi hanım kız.

Kendisi ressam olup, sevdiği kişileri köpek gibi ısırmakla meşhurdur. Yıllar önce Park Moo Yul’u terkeyleyip İngiltere’ye göçmüş psikolojik rahatsızlığı olan bir karakter.

Bu kız geldikten sonra tehdit olayı daha somut bir hal almaya başlar, kızın kedisinin gözleri oyulmak suretiyle öldürülüp kapısına konur falan…

Gereksiz ve sıkıcı yerleri atlattığıma göre birazcık da eğlenceli yerlerinden bahsetmek istiyorum. Dizinin esas çifti olması gerekirken yan çift olarak heba edilen güzelim çifti:

Menajer Kim ve Eun Jae’nin biricik dostu Dong Ah. İşsiz güçsüz tüm gün kitap okuyan ve muhteşem bir eve sahip sevilesi insan.

Şu kitaplık sizce de harika değil mi? :)

Bu güzelim çift baş çift olsaydı ve dizi bunların üzerinden farklı bir konuyla ilerleseydi bu dizi çok sevilirdi. Moo Yul ve Eun Jae olayıyla Dong ah & Menajer Kim çiftini yazan senaristin aynı kişiler olduğun inanamıyorum resmen. Dong Ah izlediğim en eğlenceli yan karakterlerden biriydi. Senarist hem böyle bir karakter yaratıp hem de nasıl böyle kötü bir dizi yazmış olabilir bilmiyorum… Konuyu tam oturtamamış, dizideki tek “olmuş” şey Dong Ah idi.

Dong Ah ve Lee Si Young’un mimikleri şirin jestleri diziyi izlenilir kılan unsurlar. Yukarıdaki sahneden anlayacağınız üzere bu kız mimiklerini iyi kullanıyor :) Park Moo Yul’un daha doğrusu Lee Dong Wook’un ağzının içinde konuşmasını bile unutturuyor seyirciye. Birlikte güldüğü sahneler favorim, saçma salak sebeplere ekran başında ben de onlarla birlikte güldüm epey :))

Sapık fan fikir olarak belki iyi ama 16 bölümcük dizi için bile fazlaydı. Dizinin sonuna kadar bu tehdit olayı devam etti. Kim bu sapık acaba soruları eşliğinde izlenmiyor dizi çünkü daha en başında iki kişiden şüpheleneceksiniz. İlk şüphelendiğiniz kişiyi savurun hemen asıl sapık ikinci şüphelendiğiniz kişi! Böyle de gizli spoiler veririm işte :P

Bu arada sapık fandan son anda gelen aforizmayı yazmazsam çatlarım:

“Prenses sevdiği zaman bu bir peri masalıdır, cadı sevdiğinde ise lanet.”

Beğenmediğim bir dizi hakkında daha fazla yazmam gereksiz gibi geliyor. Dizinin senaryosu baştan eksikti, hani bir bölümden sonra açılır ya dizi keyifle seyredersin falan… İşte o olay bu dizide yok, şimdi açılacak şimdi olacak derken baktım dizi bitti… Sadece bir bölümde biraz heyecanlandım, 15. bölümün sonu ve final bölümün ilk sahneleri. 

İzleyecek bir şey bulamazsanız, izleyin. O kadar.

Categories: Kdrama | Etiketler: , , , , , , | 13 Yorum

Mim: Kimin hazırladığını bilmediğim soruların cevapları…

Biliyorum mim ile alakasız bir karikatür ama bu karikatüre çok gülüyorum! :D

Bir mim ile daha karşınızdayım. Bu defa Sessiz Gemi’den geliyor mim, soru-cevap şeklinde röportajımsı bir mim. Ben şu şarkıyı dinlerken cevapladım soruları, bu müthiş sesi siz de dinleyin derim :)

> Blog deyince aklına ne geliyor?

Valla blog deyince ilk olarak tasarım geliyor aklıma :) Blogların tasarımına bakarım önce ben, sonra yazılara geçerim :) Biraz yüzeyselim bu konuda. Tabi çok daha genel bir cevap istiyorsanız eğer aklıma takip ettiğim bloglar geliyor.

> Sence bloglarda en çok neler paylaşılıyor?

Hmm… Şu ya bu demek zor; kitap, sinema veyahut kişisel tarzda yazılar görüyoruz genel anlamda hangisi daha fazla derseniz birini seçemem hepsi de fazlaca var…

> Paylaşımda sınır olmalı mı?

Olmamalı, zaten her yanımız kural dolu en azından kişisel diye tanımladığımız bloglarda sınır olmasın. Sonuçta okuyucuya bağlı bir durum var ortada, beğenmedin mi bir daha tıklamazsın o bloga olur biter…

> Sence neyi paylaşırsa bir insan aşırıya kaçmış olur?

Yukarıdaki soruyla çelişiyor bu soru, cevabımda çelişik olabilir. Kişinin mahremini yazması bence aşırı bir paylaşım olur ama öyle bir durumda o yazıyı es geçerim, her şey okuyucunun elinde :P Gerçi bunu koskoca gazetede köşe yazanlar bile yapıyor blogger’lar yapmış çok mu?! Ki gazeteciyle kıyas yaparsak eğer bloglarda böyle bir paylaşım olması çok da abes olmaz gibi…

> Blog yazsaydın adı ne olurdu ve hangi konularda yazardın?

Soru baştan yanlış, zaten bloglar için hazırlanmış bir mim değil mi bu, ee o zaman? Soruyu bu mimi yazarak cevaplamış oluyorum zaten. Yine de arada sırada acaba mydestiny06 olmasa ne yapardım bu blogun adını diye düşünmeden edemiyorum, hatta kullanıcı adımı blog adı yapmış olmamı fazlasıyla kolaya kaçmış buluyorum. Sonra kendimi teselli ediyorum çünkü my destiny, “Benim Kaderim” anlamına geliyor, fena sayılmaz ha? :)

> Benim blog yazarlığım hakkında ne düşünüyorsun?

Hmmm inşallah mimi paslayacağım kişi bu soruya eleştirel bir cevap yazar benim için, cidden istiyorum bunu:)

Şimdi Sessiz Gemi’nin bloguna değinirsem eğer: Biraz geç keşfettiğim ve keşfettikten sonra takipte olduğum sevilesi bir blog. Kalemin güçlü çingu, her cümlende bunu görmek mümkün. Hikâyelerini pek takip edemiyorum ama diğer yazılarını keyifle okuyorum. Hikâye yazan her bloggerı birazcık kıskandığım gibi bir gerçek var ortada, sen de onlardan birisin. Yazıyorsun ve paylaşıyorsun, daha ne olsun :)

Kompozisyon sınavında gibi hissettim kendimi, kastım :))

> Blogumu takip ediyor musun itiraf et?

Ediyorum tabi sorulur mu hiç; çok ayıp! :)

> Bloguma 10 üzerinden kaç puan verirsin ve gelecek için bana tavsiyelerin?

Mimi paslayacağım kişi yine eleştirel bir yanıt bekliyorum, ona göre! :)

On üzerinden on veriyorum! :) Emek hırsızlığı yaparak copy/paste tarzını benimsemiş blogger’ları düşünürsek eğer, düşüncelerini özgürce paylaşan her blog sahibi on numarayı hak ediyor :)

Tavsiyem ise; n’olur sade temadan vazgeçme! :D Beyazın hakim olduğu blogları seviyorum, olur da değiştirmek istersen yine beyaz gibi açık renkler seç derim :)

Selocan, Umursamaz Blogger (Winpohu) ve Lee, sizi pasladım çingular, kolay gelsin^^’

Az daha teşekkür etmeyi unutuyordum, Sessiz Gemi; teşekkür ettim çokk :) 

Mim bitti, hadi dağılın :)

Categories: Mim | Etiketler: , , , | 7 Yorum

WordPress.com'dan blog alın. Tema: Contexture International tarafından Adventure Journal.