Seviyorum seni kadın!

City Hall izliyorum şu sıralar.

“Gelecek yıl şanslı olursam bu çocuklardan biriyle çıkacağım”

(Ben de! :D )

“Eski sevgilim tıpkı Hyun bin’e benziyordu. Aynı thumbelina gibi beni cebine koyup yanında taşımak istediğini söyledi.”

 

(İlkini hoşuma gittiği için paylaşıyorum ikincisini ise Hyun Bin ve Kim Sun Ah’nın birlikte rol aldığı My name is Kim Sam Soon’a gönderme olduğundan paylaşıyorum. Çok sevimli. :) Kim Sam Soon’da buna benzer bir replik vardı, Hyun Bin söylüyordu. Kadın haklı yani! :P )

Sakın spoiler vermeyin daha 7. bölümdeyim! :))

Sendrom #1 Ortanca çocuk sorunsalı..

Ortanca kardeş sendromu…
Bu bir eziklik duygusu…
Beş kardeşin yanlış yerinde duruyormuşsun gibi…
Arada kalmışsın gibi…
İlginç ve acı veren bir sendrom…
Bu sendroma yakalandığıma eminim…
Çünkü ben, ortanca kardeşim…

Beş çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum. Bu durumu benden iyi bilen kişi yine bir başka ortanca kardeştir, siz büyükler, küçükler anlayamazsınız bizi :P Tecrübelerimle sabittir hepsi. Bu sendrom en az 3 kardeş olma durumuyla ortaya çıkan ve çift sayılı çocuğa sahip ailelerde asla görülmeyen bir sendromdur.

  • Ortanca çocuklar hiçbir zaman ilk çocuk gibi şımarık, son çocuk gibi kıymetli olamayacaktır. O daha kardeşi doğduğu an arada kalmıştı.
  • Büyük ve küçük kardeşler arasındaki köprüdür ortanca çocuk.
  • “Sus! Sen büyüksün!”  veyahut “Sus bakayım! O senin ablan!” Her zaman susturulmaya mahkûmdur ortanca çocuk…
  • İlk çocuk olmaktan dolayı gelen şımarıklığı veya son çocuk olma ayrıcalığını tatma şansı olmayan, arada kalmış bir çocuktur…
  • Yeri geldiğinde hem büyüğün hem de küçüğün sorumluluğunu almak zorunda kalan; hem büyük hem küçük çocuktur aslında ortanca çocuk…
  • Arada sırada kendini arada kaynamış çocuk hissine kapılıp, ne yapsam yaranamıyorum tripleri atması muhtemel bir çocuktur ortanca çocuk…
  • Yaramazlık sonucu evde yaşanan herhangi bir kazada suç tabi ki ortanca çocuğundur, o oyunun içinde yer almamışsa bile bu değişmez bir kuraldır! Küçük ve büyük birleşir ve ortanca çocuğu suçlu ilan eder!
  • Yukarıdaki maddeye paralel olarak: Ortanca çocuğun kaderi her zaman diğer kardeşlerin çıkarlarına bağlıdır!
  • İlk çocuk “ilk göz ağrısı, evin biricik çocuğu”, son çocuk “tekne kazıntısı, evin miniği” (Bizim evde evin ‘tavşanı’ olur küçük çocuk:D) gibi sıfatlar alırken ortanca çocuk avucunu yalar bu durumda. Otur aşağı bakiiim, ortanca çocuksun sen işte, ne sıfatı! Sıfatsız! :P
  • Ortanca çocuk “Sen aslında evlatlıksın!” şakalarına maruz kalan zavallı, sevilesi çocuktur. Hele de ailenin diğer üyelerine pek benzemiyorsa ve inanmaya meyilliyse…

İyi yanları da yok değil arada kalmanın, şöyle ki:

  • Asla evde işler ortanca kardeşe düşmez, anne, abla ve küçük kız kardeş sana fırsat bırakmadan her işi halleder; cansınız!
  • Ev halkı ortanca çocuğun üstüne ne ilk çocuk kadar ne de son çocuk kadar çok düşmez; en özgür çocuğuzdur!
  • Gerektiğinde küçüğü de büyüğü de parmağımızda oynatabilme yeteneğine sahibiz; köprüyüz ya!
  • Sürekli küçük ve büyük arasında kaldığımızdan; uyumluyuz, pratiğiz, uzlaşmacıyız!
  • Üstteki maddeye zıt olarak evin en asi çocuğuyuz, istemediğimiz bir şeyi asla yapmayız; isyankârız!
  • Sofra toplanırken küçük ve büyük işbaşında olur, ortanca çocuk ise çoktan elini yıkamış kremini sürmüş koltuğa kurulmuştur; işini bilir!
  • Her zaman küçük ve büyükle çok iyi anlaşır; psikolog gibi çocuktur!
  • Küçükle büyüğün bir hatasını yakaladığında ‘anneme söylerim bak’ şeklinde şantaj yaparak kendisini eğlendirmesini bilir;  zaman zaman çıkarcıdır!
  • Bir sorun olduğunda savunması hazırdır; ortanca çocuğum, eziğim zaten böhüüü!
  • Evde her eşyaya ortaktır: Ablanın tokasını mı kullandı ortanca çocuk? O artık onundur ve kimse buna karışmaz, karıştırmaz! :D Ortanca çocuk; ortaktır!
  • Kendi hayatıyla ilgili tüm kararları hesapsız verme yetkisine… Off! Hayır henüz buna sahip değiliz, en azından ben değilim :)

Aklıma ilk gelenleri sıraladım, üstünde düşünsem daha çok şey çıkar muhtemelen. Aklıma geldikçe güncelleyeceğim aynı zamanda her daim silinme ihtimali olan bir yazı olacak. Bu yazının kaderi de ortanca çocuk kaderine benziyor :P

Şimdi buradan milyonlara sesleniyorum, orada olduğunuzu biliyorum! Ortanca çocuklar:  Bizler ne ilk ortanca çocuğuz ne de son! Gelin birlik olalım, sendika kuralım gücümüzü… şaka şaka sadece “katılıyorum!” “Hayır katılmıyorum!” “Aa! bunu nasıl unutursun!” şeklinde görüşlerinizi bekliyorum, mutlaka benim aklıma gelmeyen sizin aklınıza gelmiştir. :)

Heyyy psikolojim yerinde, no panik!

*Girişteki yazı çok tanıdık geldiyse eğer, Secret Garden izlemişsin demektir :P Kendi çapımda uyarladım :)

■Kore Dizilerine ödül dağıtıyoruz..

Kore Delisi’nden çok güzel bir mim geldi. Eğlenceli olduğu kadar üstünde düşünülmesi gerken bir bir mim :) Hafızam epey zorladı beni, aklıma neredeyse ilk geleni yazdım. Böyle bir mim şarttı bize ama, izlediklerimizin bir şekilde analizini yapmalıydık ;)

En Şaşırtıcı: 49Days şaşırtmıştı. Ayrıca Bad Boy da şaşırtmıştı beni, bir kere çok güzel bir dizi sanıyordum değilmiş; şaşırdım!:D Aşk üçgenleri çok karışıktı; şaşırdım! :P Finalde ise yine şaşırdım! :) Senarist işin içinden çıkamadı bence :P İzlemeyenlere tavsiye etmiyorum.

En Sıkıcı: Paradise Ranch, bitiremediğim dizilerden. Başroldeki uyuz çocuk da neden olmuş olabilir buna, emin değilim :/ Marry me, Mary de bu kategoriye eklenebilir, o da yarım kaldı :/ Winter Sonata’yı da unutmamak lazım…

En Şeker: My Princess, ahım şahım bir dizi değildi ama çok severek izledim. Pamuk şeker tadındaydı :) Kim Tae Hee’nin nasıl şeker bir kadın olduğunu gördüm bu dizide.

En Sürükleyici: Can you hear my heart? 30 bölümlük dizi üç günde biter mi? Bitiyormuş. Kolay tahmin edilen ve sırların genel anlamda izleyiciler tarafından bilinmesine rağmen sonraki bölümü merak ede ede izlediğim bir dizi. Birkaç karaktere âşık olmuş olabilirim :) Diziyi önüme gelen herkese tavsiye etmiş de olabilirim. Pişman olanı görmedim :) Bu kategoriye Baker King Kim Tak Goo’yu da ekleyebilirim.

En klişe yıkıcı: 49 Days! Konusuyla zaten ilginç bir diziydi, işleme şekli ve dumura uğratan finaliyle klişeleri yıkmıştır nokta!

En Komik: Secret Garden, Greatest Love. Bu iki diziyi tek başıma izliyordum çünkü o kadar çok gülüyordum ki insanlar rahatsız oluyordu :D Hatta şu sıralar vaktim olsa Secret Garden’ı yeniden izlemeyi çok istiyorum, Hyun Bin’i özledim sanırım :) Dayanamıyorum My girl’ü de ekliyorum!

En Acıklı: Misa, Tree of Heaven. Misa bunalımlara sokmuştu beni, diziden sonra, birkaç hafta boyunca dokunsalar ağlıyordum :) İzlediğim en en en acıklı, en sağlam Kore dizilerinden. Tree of Heaven da yine ağladığım dizilerden. 10 bölümlük mini bir diziydi. “Ayaklarım üşümezse, kalbim üşür…” bu repliği sevmiştim.

En Yakışıklısı bol: Boys Over Flowers, Lee Min Hoo ve Kim Bum var daha ne olsun :)

En Güzeli Bol: Pasta, esas kız olsun ikinci şef olsun… Güzel kadınlardı.

En Klasik: Baker King Kim Tak Goo; bir ara çocuk gözlerini annesine feda edecek diye bekledim :P Çok sürükleyici fakat bolca klişenin barındığı sevilesi-izlenilesi dizilerden biri. Kore’de de çok tutulmuştu.

En Değişik: 49 Days, kaçıncı kez yazıyorum bu diziyi bilmiyorum, değişik denince aklıma ilk bu dizi geliyor :)

En Felsefik: Secret Garden. Repliklerine hasta olduğum dizi.  

En Umut Verici/Gaza Getirici: Scent of a Woman; altı ay ömrü kaldığını öğrenen Lee Yeon Hee’nin kalan günlerini değerlendirme şekli sebebiyle benim için en umut verici bir dizidir. Hayatla ilgili bakış açısı kazandırmıştır bana… İlk an da sonunu beğenmemiştim ama şimdi düşününce böyle olması iyi olmuş diyorum, hatta çok iyi olmuş.

En Tatlı Çift: Biricik şefimiz ve yamağı tabi ki; Gong Hyo Jin & Lee Sun Gyun (Pasta) ve Shin Min Ah & Lee Seung Gi (Gumiho) nomu nomu nomu… :)

Bu fotoğrafına bitiyorum!

En Tatlı 1. Erkek: Gong Yoo :)

En Tatlı 1. Kız: Shin Min Ah fazlasıyla kyeopta’ydı, Gumiho’da. Şahsen daha önce A love To Kill’de izlediğim bu kadını Gumiho’dan sonra bağrıma bastım. Kesinlikle çok şirin! Han Hyo Joo’yu da Cennet Postacısı ve Brilliant Legacy ile bu kategoriye alabilirim, aldım bile. :)

En Tatlı 2. Erkek: Alex Chu (Pasta), Yoon Kye Sang (Greatest Love)

En Tatlı 2. Kız: Wang Ji Hye (Protect the Boss) Hep kötü rollerde izlediğim bu kadını ilk defa bu dizi sayesinde farklı bir karakter olarak izledim. Kötü rollerin çok yakıştığını ve diğer rolleri yapamayacağını düşünürdüm ama bu dizide yanıldığımı gördüm. İzlediğim en tatlı, en komik, en sevimli ikinci kadın.

En Güzel Kostümler: Style, Prosecutor Princess. Style moda dergisiyle ilgili bir diziydi, haliyle şık bir diziydi. Özellikle dergi yöneticisi çok şık giyinirdi.

En Güzel Müzikler: Secret Garden… Hala bıkmadan dinlerim. Full House albümünü de hala dinlerim, güzel şarkılar vardı dizide. :)

En Gerçekçi: Scent of a Woman, ben de altı ay ömrüm kaldığını öğrensem tıpkı dizideki gibi yaşardım. İzlediğim en gerçekçi Kdrama.

En Masalsı: My Princess, sıradan bir üniversite öğrencisiyken birden prenses olduğunu öğreniyorsun düşünsene! Yeterince masalsı :)

En Başarılı Diziler (top 5):

Can You Hear My Heart,

Pasta,

City Hunter,

Secret Garden,

Coffee Prince.

En Keyifli Diziler (top 5):

The Greatest Love,

My Girl,

Protect The Boss,

You’re Beautiful,

Coffee House.

Mimlenenler: Mikal Zia, Sadece Deniz, Şizo-mizo ve Dijjle :) Sizin enlerinizi merak ediyorum, güzel bir liste çıkacağına eminim:) Bir an önce yazmanız dileğiyle…

***Bu defa hiç fotoğrafla uğraşmadım hep eskileri kullandım.

Mim: Sevdin söyle, sordum cevapla, 5n1k?

Narsist Prenses’imiz bir mim paslamış bana, ona da Şeyma paslamış, Şeyma’ya kim paslamış bilmiyoruz çünkü Şeyma hatun tembellik edip üç ayrı mimi biriktirmiş biriktirmiş 3konulu 1mim yapmış :P Tembel çinguuu :P :D Neyse efenim, soru-cevap anket misali bir mim olduğu için cevaplaması çok eğlenceli oldu benim için.

Mim 1 : En Sevilenler

1.En sevdiğin şeyler nelerdir, nelerden hoşlanırsın?

Öyle sınırları çizilmiş şeylerden bahsetmediği için bu soru cevabım biraz lay lay lom olacak :P En çok; eti cin, eti puff ve çokomel’den hoşlaşırım! :D Bitter çikolatayı da unutmayayım ama, çok severim. Ha bi de bi de şey var, algida twister dondurma, yeşil/krem renk olandan. Yaz boyu günde iki kez yememe rağmen hala yeşil/krem olan dondurmanın neli olduğunu bilmiyorum ama müthiş bir lezzetti. Çok özledim sırf bu dondurma için tamam bir de erik(ekşiiiiiiiiii! :D ) için yaz gelsin istiyorum :P

2.Bilgisayarda vaktini nasıl geçirirsin?

Bilgisayar başına geçer geçmez ilk iş gtalk’u açarım, sağ alt köşede tek tek mail önizlemesi belirirken bir gözümle mailleri kontrol ederim diğer gözümle de müzik listesi yaparım, müzik çalmaya başladığında ise explorer sayfasını açar twitter, facebook ve bloglara göz gezdiririm. Ardından gazeteleri okurum ki bu biraz uzun sürer, bir sürü sekme oluşur, bazen yanlışlıkla sayfayı kapatırım falan :D Hepsi bittiğinde ya photoshop açar bir şeyler yaparım ya da dizi-film seyrederim.

3.En sevdiğin filmler?

Zor bu soru, aklıma gelmez öyle biri sorunca. Bu yüzden aklıma ilk düşen filmleri yazıyorum: Joe Black, Titanic, Düşler Ülkesi, Ölü Ozanlar Derneği, V For Vandetta, Kader Ajanları, Forrest Gump, Başka Dilde Aşk, Kaybedenler Kulübü, İncir Reçeli, Babam ve Oğlum…

4.Şu sıralar almak istediğiniz şeyler?

Ipad ve Samsung Galaxy Note :P Daha uzun süre istemek zorundayım sanırım bunları =D Ayrıca Milenyum üçlemesini bir de Kardeş Gibiydiler kitabını istiyorum. Kitaplar çok yakında elimde olacak, önce okuyacağım sonra izleyeceğim, planım bu:)

5.Şu sıralar ne dinliyorsun?

Göksel – Bende Bi’ Aşk Var albümünü

Can Bonomo  – Şaşkın, Meczup ve Bana Bir Saz Ver

Bigbang – Alive albümü

Taeyang – Hot, Solar albümlerini

Adele – Someone Like You

Mim 2: Sordum Cevapla

1.Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve hangi müzikler yer alırdı?

Şu sıralar hissettiğim duygudan yola çıkarsam filmin adı “Atalet” olurdu. Ne yapmam gerektiğini biliyorum, ne yapmamam gerektiğini de biliyorum fakat hiçbir şey yapmıyorum! Bu nasıl sinir bozucu bir durumdur bilemezsiniz(Siz de öyleyseniz eğer bilirsiniz tabi :P ) Bu arada bu film festival filmi olurdu bence, ödülden ödüle koşar gişesi en fazla bin kişi falan olurdu. Şahsen ikinci yarıyı izlemek istemediğim bir film olurdu hayatım, vereceğim paraya yazık.

2.Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa neyi değiştirirdiniz?

Hmm..Yha keşke korede doqsaydımcılarla, ‘Allahm inş bütün oppalarım müslüman olur amincilerin Kore’de doğmasını sağlardım! Nihahahahah :D

3.Sizi en çok etkileyen sinema sahneleri nelerdir?

Düşler Ülkesi, film bütün olarak çok iyiydi ama en etkileyici bölümü son sahnelerdi. Şu aşağıdaki sahne mesela…

Ölü Ozanlar Derneği, sahne ve geçen replik: Gerçi bu film baştan sona etkileyiciydi..


Aklıma ilk gelen bu ikisi oldu..İkisini de (hala izlemeyen varsa) öneriyorum..

4.Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?

Ne edeyim ben koca şehri, öyle çılgın bir insan değilim ben :D

 5. Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler?

G.Kore: City Hall
Türkiye: Suskunlar, Leyla ile Mecnun, Behzat Ç, Yalan Dünya.

Bir de ülkelere ayırdım sanki çok varmış gibi :P

Mim 3: 5N1K

Bu mim saçma geldi bana ama düzen bozulmasın diye cevaplıyorum. Bu mimi icat eden denk gelirse kızmasın:) Akla ilk geleni yazmalıymışız…

1.Ne?

Sandık!

2.Nerede?

Henüz almadık. Mağazada :P

3.Ne zaman?

Düğünden birkaç hafta önce falan sanırım, ev dizme zamanı işte.

4.Neden?

Çeyiz sandığının üstüne oturup para isteyeceğim. Hahaha :D Gelenekmiş öyle dediler! :P Tabi cesaret eder miyim hala emin değilim, ama gelenekmişşş biri bunu yapmalı!

5.Nasıl?

Nasıl derken.. Sandığın üstüne oturmalıyım sanırım ya da önünde durup engel olmalıyım, buna benzer bir şey.

6.Kim?

Ben ayol kim olacak :D (Ayol! O.o)

Mim saçma olunca cevaplar da saçma oluyor :P Bir mimin daha sonuna geldik. Bir dahaki mime kadar kimselere söz vermeyin sakın! (M. Ali Birand mode on :P ) Bu mimi Sadece Deniz, Masal Evi, Deniz Yörüngesi ve Hikaru‘ya paslıyorum. Paslamak istediğim birkaç kişi daha vardı ama yazacak olanlara bırakayım onları da dedim :P Mimi pasladığım kişiler yazmak istemezlerse hiç alınmam, gücenmem:)) Kafanıza göre takılın çingular..

İki Vip’den Healing Camp sohbeti…

Selocann ve ben oturduk Healing Camp yazısı yazdık karşılıklı. Ortak yazı yazmak çok eğlenceliymiş:) İzlemeyenler için programın genel bir özeti oldu yazı, keyifli okumalar :) Siyahlar ben, kırmızılar Selocan :D


İlk defa bir Kore programı izliyorum Selo. Program izlemeyi hiç sevmem, Bigbang’in katıldığı programları bile izlemedim bugüne kadar. Bu programı izleme sebebim ise Bigbang’in geri dönüş yapmış olması. Albüm heyecanı programı izlettirdi bana. İyi ki de izlemişim, beklediğimin aksine güzeldi! Sen izledin mi?

İzlemem mi? Bende kaçar mı Nazlı, ayıp ettin :P Program olağanüstüydü acaba hep oğlanları korumaya mı çalışacaklar yoksa sorularla üstüne mi gidecekler diye tereddütteydim. Açıkçası ben onların üstüne gidilmesinden yanaydım. Çünkü görmek istediğim samimiyetleriydi.

İlk önce GD ve Daesung konuk oldu, diğer üyeler katılmayacak sandım başta, sonradan programı iki böldüklerini görünce sevindim, ikinci bölüm kesinlikle çok eğlenceliydi, beğendim! :) Sunucuların bütün sorularına cevap verdi GD-Dae ikilisi. Daesung kazadan sonra ilk kez bir programa katılıyormuş, dolayısıyla sorular hep kazaya yönelikti. Daesung her soruyu içtenlikle cevapladı bence.  Kazayı ve sonrasında yaşadığı şeyleri anlatırken sesi titriyordu resmen, izlerken gözlerim doldu, çok acıdım o haline. Keşke hiç açmasalardı kaza konusunu ve bu kadar çok soru sormasalardı…  

Daesung’un kendini odaya kapatması sadece bize bir gösteri miydi diye de düşünmeden duramıyordum. Çünkü kazadan sonra bir sürü haber çıktı çoğunda da ‘Dae ne kadar pişman olursa olsun kurbanın ailesinden bir kez bile içtenlikle özür dilemedi.’ şeklindeydi.  Aynen ben de senin hissettiklerini hissettim çingu. Sorular karşısında verdiği cevaptan çok yüz ifadesi ve hareketleri zaten her şeyi gözler önüne serdi.  Sanki o anı yeniden yaşıyor gibiydi içim parçalandı. Yine de iyi ki sorulmuş, böylece izleyen herkes Daesung’un samimiyetini görmüş oldu. Herkesin başına gelebilecek bir durumdu ama Daesung ünlü olduğu için iki katı acı çekti bence. Antifanlar, gazeteciler, haberler vs vs.. Kesinlikle çok zor…  

Daesung sorgusu bitip de sıra GD’ye geldiğinde Daesung için hissettiğim acıma ve şefkat pek yoktu doğrusu. Çünkü GD’nin açıklamaları samimi gelmedi bana. Ben olay ilk patlak verdiği zaman da çıkan ifadelere inanmamıştım. Bence GD bir hata yaptı ve uyuşturucuyu denedi. Bir defaya mahsus böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Tek samimi açıklaması pişman olduğu… Parlak kariyeri ve YG olmasa arkasında imajını kolay kolay temizleyemezdi bence. Şanslı biri ki onu her daim seven bizim gibi fanlara sahip:)) Program sunucuları fena bastırdı ama GD’yi, o kadar çok ayrıntı istediler ki, sanki programcı değil polislerdi. :) Sen ne diyorsun konuşmaya Selo, GD fanı olarak ne düşündüğünü merak ediyorum.

İlk çıktığında ben de inanmadım.  Bence bir kerecik uçmanın nasıl bir şey olacağını merak etti. Eminim o kararı verirken de kafası çok ayık değildi. Partilerde ne yaptığını bilemeyecek kadar sarhoş olduğunu itiraf eden de oydu zaten.  Eee denedi muhtemelen diğerlerinin de haberi vardı. Yok menajerim benden uzaktaydı  falan … bunlar fasa fiso…yemeyiz. Ki ihbar edilmese zaten öğrenemeyecektik, bence yakalanması da çok iyi oldu. Gizli saklı tekrar deneme riski de vardı, belli mi olur ya şeytan dürterse… En azından şimdi sonuçları gördü de pişmanlığın boyutu büyüdü. Yakalanmasının nedeni de parlak kariyeri değil mi zaten:P Kaçamak cevaplar verişi dediklerine kendisinin bile inanmadığını gösteriyor.  Ama o da ne yapsın, zavallım! Tamam bilerek içtim dese bu sefer de cezadan yırtamayacaktı ,BB comeback’i etkileyecekti sonunda olan yine bize olacaktı en iyisi inkar bu durumda ne de olsa bir kerelik, her insan yapar. Önemli olan tekrarlamak… cık cık cık çok yüklenme benim asi’me!

En hoşuma giden sohbet, üyelerin stajyerken henüz maddi açıdan rahat olmadıkları günlerde harçlıklarını biriktirip domuz eti yemeye gitmeleriydi:) Bu anıyı Taeyang’cığım bizzat anlattı, o günlerdeki lezzeti şimdi hep beraber olmalarına rağmen bulamıyorlardır diye düşünüyorum. Bizde de öyle olmaz mı, para biriktirerek aldığın her şey daha kıymetli, güzeldir. Çaba sarf etmeden hemen sahip olunan eşya, yiyecek o kadar da kıymetli olmuyor. Tecrübeyle sabit bu.

Ah çok iyi laf ettin. Benim de anılarım canlandı. Ah küçükken anneden gizli bir lolipop ve çitos alıp serviste arkadaşlarla güle oynaya yemek benim için en büyük zevkti, şimdi ise aynı zeviki hiç vermiyor…Gerçi benim verdiğim örnekle bu olay arasında dağlar kadar fark var ama anlatmak istedim hihihi

MTV EMA konusu açıldığında GD’nin İngiliz aksanıyla Korece konuşmasına şahit olduk! :D Meğersem ekip ödül konuşması hazırlamış ve bu konuşma İngilizce olacakmış ama sahneye çıktıklarında o kadar heyecanlanmış ki GD, her şeyi karıştırmış. Bu nedenle sahnede İngilizce aksanıyla Korece konuşmuş. Hiç dikkat etmemiştim bu ayrıntıya, daha çok ödülü aldık  havasındaydım ben, sen fark etmiş miydin Selin?

Ayy ben ona şaştım kaldım, nasıl fark edeyim. Sanki Korece uzaylı diliymiş gibi onlarda da aksan olacağı aklımın ucundan geçmemişti. GD’nin İngiliz aksanı ile konuşmasına gül gül öldüm hahhaa Programdaki taklidin kastediyorum tabi yoksa ödül alırken tekrar izlesem de yine anlayamam :P  Ama çok tatlı değil miydi, itiraf et! :P

Üyelerimiz yine sadece stajyerken hepsine ileride bir idol olacaksın denmiş, bir kişi hariç: Daesung! Hahahah :D Çok güldüm Daesung bunu anlatırken, zavallım ya :D Ona sadece bir grup kurulacağını ve grubun üyelerinden biri olacağı söylenmiş :D Daesung sen o sesinle her türlü idolsün benim için! :) Nedense Daesung sesiyle bir numara ama sessiz sakin kişiliğiyle biraz geride kalıyormuş gibi hissediyorum ben Selin, fazla konuşkan değil belki de bundandır.. Yoksa sadece Tae odaklı olduğum için bana mı öyle geliyor? Haha :D

Dae’nin görünüşünden dolayı ah yavrum yazık… hatta Yg, sitiliste çabuk kılığını değiştir yoksa gruba giremeyecek demiş, Dae bunu hep anlatır…

Sunucuların hanginiz aşk adamısınız sorusuna herkes GD’yi gösterdi, bu sırada ben tabi ki senin tepkini merak ettim Selin :D Ri’nin gülmesi kahkaya dönüşünce ne kaçırdım ben yahu tribine giriyordum ki kahkahaların sebebini T.O.P sağolsun açıkladı: “Asıl aşk adamı benim demek bu kahkalar” :D :D

O konulara hiç girmeyelim zaten yaptığı açıklama hala aklımda ‘tabi ki sevgilim oluyor ama bunu gizli yaşıyorum’ Ühühühüh :(

Kahkaha attıran diğer bir diyalog ise şöyle gelişti. Sunucu yine ilk dönemlerden bahsediyor, grubun kurulacağını öğrendikleri günlerle ilgili bir şey soruyordu. Soruya T.O.P’den beni kopartan cevap geldi: Bize 5 kişilik bir grup kurulacağını ve grubpta bizler olacağını söyledikler. Hepimiz şaşırmıştık. O sırada Ri, ikimiz yalnızken yanıma geldi ve bana şöyle söyledi; “Hyung, sence bu bize haksızlık değil mi?” hahaha :D Maknae’ye bak Selin neler düşünmüş meğersem :D

Maknae’miz çok hınzır Nazlı’cım. GD’nin onu neden sürekli kontrol altında tuttuğu belli oldu. :) Birden  yükseklerde dolaşıveriyor, bu çocuktaki özgüven ben de olsaydı ah ah…

Grubun görsel gelişimiyle ilgili soruya ise Daesung ve T.O.P damga vurdu. Taeyang en çok kendisinin geliştiğini söyledi –ki haklıydı!- diğerleri ise Daesung’u gösterdi. T.O.P ile ilgili anekdot ise Ri’den geldi: T.O.P. hyung ilk zamanlarda hep hiphop/rap takılırdı. Çantası omzunda, kulaklıkları kulağında gezerdi. Lakabı Kaplumbağa’ydı!” :D :D :D Turtleman T.O.P! :D Sence en büyük değişim kimde oldu? Bence Taeyang yaşadı bu değişimi, o saçlarını hala unutamıyorum şahsen! :D

Zaten şu anlamsız yere çanta taşımayı hiç anlamyorum, öye aksesuar mı olurmuş yawww ama cidden kaplumbağa…

Tae öyle diyene kadar hiç aklıma gelmemişti ama  düşünüce cidden en büyük değişim Taeyang’da oldu bence de. Daesung sivilceleri dışında yine aynı Daesung tarzında da pek değişim yok tabi BB çıkış yapmadan öncesini bilemem ama TAE Allah’ım ilk çıktığı zamanlardaki saçlar neydi öyle? Bence o halinden sonra bugünkü haline şükrediyorum ben:)

Daesung ile olan bölüme gelirsek, yine Ri’den geldi açıklamalar. Ri grubun yaramaz çocuğu resmen, bütün haylazlıkları döktü ortaya :P Daesung kışın deri ceket giyermiş ve ceketin içine hep kolsuz atlet giyermiş! :D En bombası ise bir havalimanı anısıydı: “Daesung yine deri ceket, kolsuz tişört giymiş, yolculuğa çıkacaklar. Giriş kontrolleri sırasında bir problem çıkmış ve görevli Daesung’dan ceketini çıkarmasını istemiş! :D O da çıkarmış mecbur. -16 derece ve Daesung hyung kolsuz tişörtleydi!” hahahah :D En komiğide başta itiraz eden Dae’nin sonradan bu anıyı kabul etmesi oldu! :D :D

İşte şu kılıkla ilgili muhabbet var ya bence kasları ile egosunu dengelemeye çalışıyor, anacım insan ne ile mutluysa öyle giyinmeli yani :) Yalnız o olayı duyunca çok güldüm hahaha madem öyle hiç paçasını bozmayıp bir de poz verseydi, belki de kim bilir öyle de olmuştur^^

Taeyang’ın konuştuğu her bölüm özeldi benim için :P Sunucular, üyelerin birbirine soru sormasını istediğinde Taeyang T.O.P ile ilgili bir anı anlattı. Taeyang üyelerin akşam yemeklerini birlikte yediğini ama T.O.P’nin bu yemek toplantılarına çok az katıldığını söyledi. Bir gün T.O.P yarın akşam şu restoranta gidelim, ben ısmarlayacağım demiş. Millet toplanmış gitmiş, o da ne: T.O.P orada değilmiş! :D Tae, telefon açıp durumu sorduğunda T.O.P acil başka biriyle yemek yediğini söylemiş. Yemek yediği kişi de altın madalya sahibi milli yüzücüymüş. Bunun üzerine Taeyang bir çözüm bulmuş: T.O.P ile yemek yiyebilmek için altın madalya kazanmak!

Altın madalya sohbeti sürerken Daesung benim bir altın dişim bile yok dedi, altın diş muhabbeti sadece bizde var sanıyordum Selin, ciddi ciddi şu altın dişin çıkış noktasını merak ediyorum. Hala ne amaçla yapıldığını bilmiyorum çünkü :D  

Ben burada aslında altın madalyon muhabbetinden çok sohbet odasını  kullanmayan TOP’a güldüm. Mesajı bir hafta sonra görmek…var mı böyle bir şey hahahah :D

Son olarak GD, Taeyang’a sordu daha doğrusu bir şey diledi: Taeyang’ın bugüne kadar kimseyle çıkmadığını ve aşık olup güzel şarkılar yapmasını diledi. (No comment!)

Uzun zamandır böyle hem güldüren hem eğlendiren dolu dolu bir program izlememiştik BB ile ilgili. Yine birçok şey öğrenmiş olduk.  Artık bu programı tekrar tekrar izlerim onları özlediğimde, muhteşemdi…

Foto kaynak: 1,

Photoshop, ders 8

Konu: PNG

PNG nedir diye sorsanız bana fotoyu arka plandan kusursuzca ayırmak, arka plan temizlemek derim, çok ısrar ederseniz bir de ‘fotoğraf formatlarından biri’ derim. Daha profesyonel bir yorum isterseniz eğer; açılımı Portable Network Graphics olan kısa PNG dediğimiz şey, “Taşınabilir Ağ Grafiği” anlamındaki (Portable Network Graphics)‘in kısaltmasıdır.

Kendisi daha önce anlattığım arka plan temizleme yöntemi için “Kenarları grimsi kalıyor” demişti, o zamandan beri bu yöntemi anlatmak istiyordum ama konuya hakim değildim henüz. Bu yöntem daha kullanışlı galiba, çünkü daha net sonuçlar alınabiliyor yine de önceki yöntemi daha çok seviyorum ben. Bu yöntemi fotoğrafçıda çalışan kuzenim göstermişti bana da, bugün birkaç deneme yapıp detayları hatırlayınca dersi hazırladım hemen. Pratik bir ders yine:)

PNG şeffaf arka planı destekliyor ki bu en sevdiğim özelliğidir. Ayrıca PNG Jpeg formattan daha kalitelidir, birçok kişi jpeg yerine PNG formatta kaydetmeyi tercih ediyor. Ben hala bu konuda alışkanlık kazanmış değilim kafama göre takılıyorum kaydetme aşamasında.

Bugün PNG yapımını ve kullanımındaki pratikliği anlatacağım. PNG yapmanın birçok yolu var, ders-4 png yapımlarından biri mesela, sadece kaydederken jpeg formatı yerine png’yi seçeceksiniz o kadar.

Kullanacağımız tool: Pen Tool.

Kullandığım foto

Min Ho’nun siyah-beyaz fotoğraflarını özellikle bu fotoğraf çekimini çok seviyorum. Wallpaper yapmak için kaydetmiştim bunları ama fırsat olmadı. Bu ders için pratik bir foto olduğundan kullanmak istedim.

Aşama – 1

Pen Tool seçilir.

Aşama – 2

Pen tool’u seçtikten sonra üst bölümün bu şekilde olmasını sağlayın.

Aşama – 3

Fotoğrafın etrafını yukarıdaki gibi seçmeye başlıyoruz. Noktalar birbirine ne kadar yakın olursa alacağınız sonuç o kadar kusursuz olur. Başlangıç noktasından başlayıp sık aralıklarla işlemeye başladıktan sonra bitiş noktasıyla başlangıç noktası aynı olmalı. Yani başladığınız noktada bitirmeye dikkat edin.

Aşama – 4

Başlangıç ve bitiş noktası birleştiğinde, yukarıdkai görüntüyü elde etmeliyiz. Bu hale geldikten sonra sağ alt layer bölümüne gidip, background’a çift tıklıyoruz ve çıkan pencerede hiçbir değişiklik yapmadan ok diyoruz. Böylece background’daki kilidi kaldırmış oluyoruz.

 

Aşama – 5

Fotoğrafın üstüne sağ tıklayıp Make Selection’a tıklıyoruz. Çıkan penceredeki pixels ayarını kafanıza göre belirleyebilirsiniz. Bu bölümde deneme yanılma ile size en uygun olanı seçmeniz mümkün. Ben 0,5 kullandım.

Aşama – 6

Sonrasında selection – inverse (Kısa yolu; Shift + Ctrl + I) yapıyoruz.


Aşama – 7, son

Select- inverse ardından DELETE. Bu kadar.

Kaydetme Aşaması -en önemli nokta-

Sonuç
(Kenarlarındaki hataları fark ettim, siz yaparken daha özenli yaparsınız :P )

Öneri

*Arka planı temizlediğiniz her fotoğrafı kaydetme aşamasında PNG olarak kaydetmenizi öneriyorum. PNG’nin cazip yanı daha sonra arka plan temizlemek zorunda kalmamak. Yuarıdaki fotoyu png olarak kaydettim. Bilgisayarınıza kaydedip photoshop’ta açarsanız fotoğrafı ne demek istediğimi göreceksiniz. Kullanıma hazır, arka planı temizlenmiş fotoğraf olacak… Eğer her seferinde png olarak kaydederseniz yavaş yavaş png arşivi yapmış olacaksınız. PNG bu açıdan önemli ve gerçekten daha sonrası için kullanımı inanılmaz pratik oluyor.

Hazır arka planı temizlemişken küçük bir çalışma yapayım dedim :P

Bir sonraki derste görüşürüz, takıldığınız noktaları sorabilirsiniz.

Bigbang, Türkiye’de!

Düşündükçe heyecanlanıyordum. Biz sahiden Kore’ye gitmiştik. Üstelik Bigbang konserini izleyip onlarla tanışmıştık. Ne tanışması yahu kanka olmuştuk resmen. Küçük partimiz aklıma geldikçe hala gülüyorum. Özge’nin T.O.P’ye yaptığı “Senden çocuğum olsun…” serenadı en komik anılarımdan biri. Aylar geçmesine rağmen daha dün yaşadığımız şeylermişçesine tazeydi her şey…

Döndükten sonra Kore maceramızın bir mucize olduğuna inanıyordum hep fakat asıl mucize bugün oldu. Çok şaşıracağınız, çıldıracağınız bir şey oldu dostlar. Mucizenin gerçekleşme aşamasına kadar neler olduğunu anlatmak istiyorum izninizle. Yaklaşık iki aydır beklenen yeni Bigbang albümünün parça parça gelen imaj teaserleri hepimizin heyecanlanmasına neden oluyordu. Bigbang’den yeni şarkılar dinlemeyi özlemiştik. Keşke ülkemizde de konser verseler diye iç geçirirken YG’nin, olası konser listesini yayınlaması keşke’lerimizin yerini “inşallaha” bırakmasına sebep oldu. Konser listesinde Türkiye’nin de adı geçiyordu, bu bile büyük gelişmeydi.

Daha geçen ay ülkemize JaeJoong gelmişti ve şimdide Bigbang mi gelecekti? İhtimaldi ama güzeldi. Gelmelerini çok istiyorduk… Kore’den döndükten sonra hepimiz boşluğa düşmüş gibiydik. Yaşadığımız o enerjisi yüksek günlerden sonra normal hayata adapte olmak bizi zorlamıştı. Grubumuz Twinkle Girls’e yeni isimler katılmıştı. Bir araya geldiğimizde menajerimiz Lee bizi idare edemiyordu. Ekibimize yeni katılan üyeler Kore maceramıza katılamadığı için biraz çekişme oluyordu aramızda. Ama asıl sorun Bigbang’le tanışma hikâyemizi konuşmaya başladığımızda çıkıyordu. Çünkü, zaten üç tane olan G-dragon hayranlarına Dijjle’nin de katılması ortamı kızıştırıyordu her seferinde. Konu GD olduğunda hiç anlaşamayan Gd üçlüsü, Mine, Seda ve Selin birlik olup Dijjle’ye hava atıyorlardı :D Biz bu durumla çok eğleniyorduk ama Dijjle gıcık oluyordu, o maalesef GD ile tanışma şansına sahip olamamıştı. Aynı durum T.O.P için de geçerliydi: Yuki ve Özge’ye bir rakip daha gelmişti; Puff! O da Dijjle ile aynı kaderi paylaşıyordu. Grubumuza katılan diğer iki isim Seidou ve OhYoonJo ise tam bir Seungri fanıydı. Yine en şanslı olan ben ve pastırma adamımız Lee idi. Biz Tae konusunda çok iyi anlaşıyorduk asla kavga etmiyorduk. Bir ara Lee’nin beni dışarıda bırakacağından şüphe etsem de çok kısa sürdü bu. Aramıza katılan isimlere tüm çekişmelere rağmen hemen ısınmıştık ve artık kocaman bir aile olmuştuk. 10 kişilik grubumuzla SUJU olma yolunda ilerliyorduk. Menajerimiz bu durumdan hiç hoşnut değildi.

Günler günleri kovalarken hayatımız normal akışına dönmeye başlamıştı… Çok uzun sürmedi bu akış, twitter hesabıma, Taeyang’dan gelen bir direkt mesaj yeni bir maceraya atılacağımızın habercisi gibiydi.

Taeyang ile her ne kadar twitter üzerinden sohbet etsek de daha önce hiç direkt mesaj yollamamıştı bana. Bu nedenle şaşkın ve sırıtık bir şekilde ekrana bakakaldım bir süre. Merakıma yenik düşüp mesajı açtığımda tam bir “şok” yaşadım! Tae, hayatımın en güzel haberlerinden birini müjdeliyordu bana. Yeni albümün ilk klibi (Love Dust) Türkiye’de çekilecekti. İlk gezimizde menajer Lee’nin, YG Başkanına kartvizit bırakması bizim için bir şey ifade etmiyordu, arayacaklarını ummuyorduk çünkü. Umduğumuzun aksine koskoca Yang Hyun Suk (YG Başkanı) klip detayları için Lee’yi aramış fakat ulaşamamış… Taeyang olmasa belki de bu güzelim şans yanacaktı. Ah Lee… Taeyang’ın dediğine göre Yang Hyun Suk daha önceki tanışıklığımızdan ötürü kendilerini bizim karşılamamızı istiyormuş. Türkiye’de olduklarını sadece biz ve Kültür Bakanlığı biliyor olacakmış.

Allah’ım! Ne şanslı, ne şahane insanlardık biz! Her seferinde dört ayak üzerine düşen kedilerdik biz! Bu kadar seviniyordum ama bir yandan da Tae bizi kekliyor olmasın sakın diye düşünüyordum. Sonuçta o kadar ülke varken neden Türkiye?

Bakanlık kardeş ülke olmamızdan ötürü klip çekimi için Kore’li gruba onay vermiş. Ama asıl sevindirici olay detaylarda gizliydi: YG Başkanı, Avrupaya açılmak istediklerinden köprü vaziyetindeki Türkiye’yi seçmişler klip için, böylece hem Avrupayı hem de Asya’yı yansıtabilecek egoztik bir hava çıkacakmış ortaya.

Korkumu iki saat sonra aklıma gelen fikirle yerle bir ettim. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalışan kuzenimi arayıp konuyla ilgili çaktırmadan laf almaya çalıştım ama sağ olsun daha “Nasılsın” dememe fırsat kalmadan dert yanmaya başladı: “Sorma Destiny, başım belada! 2 gün sonra bir grup Kore’li şarkıcı klip çekmek ve ülkeyi gezmek için buraya gelecekmiş. Türkiye’de bulundukları süre boyunca onlara eşlik edecek, şehir şehir gezdirecek bir rehber bulmalıyım acilen ama bulamıyorum. Kimse şehir şehir gezmeyi kabul etmiyor, Bakanlık cimrilik ediyor rehberlik ücreti konusunda. Bu meseleyi halledemezsem kovulduğumun resmidir! Zaten geçen seferlik ayarladığım Bakanlık gezisini arılar bastığı için üstlerimden bir sürü fırça yedim. Eğer bu işi de elime yüzüme bulaştırırsam kesin kovarlar beni. Sanki dünyada klip çekecek yer kalmadı, onca yolu insan klip çekmek için gelir mi Allah aşkına?! Güzel güzel kendi ülkenizde çekin işte klibi, di’mi ama?!”

İlk defa kuzenimin gevezeliğinden bu kadar memnundum. Daha ağzımı açmadan öğrenmek istediklerimden fazlasını öğrenmiştim. Krizi fırsata çevirdim ve Twinkle Girls grubu olarak seve seve gönüllü rehber olacağımızı ve şehir şehir gezmekten zevk duyacağımızı söyledim. Zor durumda olan kuzenim teklifime balıklama atladı tabi. Bigbang ile olan münasebetimiz nedeniyle teklimizi kabul etmeleri pek zor olmadı. Tahmin etmeyeceğim şey ise gezi boyunca bütün masrafları Bakanlığın karşılayacak olmasıydı. İşte bu güzel haberdi doğrusu. İşin cılkını çıkarmayacağımızı umuyordum.

Her şeyin harika gidiyor olması biraz duraklamama sebep oldu. Kesin bir yerlerde bir patlak çıkacaktı ama hayırlısı diye düşünmekten alamadım kendimi. Gezi planları en ince detaya kadar hesaplanmalıydı, pürüz çıkmasına imkân vermemek lazımdı.

Hemen diğerlerine haber vermek için telefona sarıldım. Önce kimi arasam derken Lee’yi aramaya ve onu işletmeye karar verdim fakat Lee’nin telefonu hala kapalıydı. Ne olmuştu yahu bu çocuğa… En iyisi Seda’yı aramak, haberi duyunca çıldıracaktı!

O anda bir şey oldu, şeytan dürttü. Görüş açım birden buğulandı ve kafamın üstünde bir baloncuk meydana geldi: “Bigbang Türkiye’ye gelmiş ve klip çekimlerine başlamışız. Klibin başrolünde ben varım! Bigbang üyeleri bana kavuşmak için adeta birer “Bad Boy” olup elden ele geçen minik kavanozdaki “aşk tozunu” üstüme serpmek için birbirleriyle mücadele ediyordu. Bense mutluluk sarhoşu olmuş, kahkahalar atıyorum…”

Güzel hayaldi fakat klip mekanının tantunici olması bana birazcık garip geldi. Daha fazlasını hayal edemedim maalesef çünkü aklıma OhYoonJo geldi: Siyahlar giymiş olan YoonJo şuh kahkahalar eşliğinde kazanın başında durmuş, beni kaynatıyordu!”

Haber vermediğim takdirde kesinlikle bunu yapardı, üstelik diğer üyeler yardım etmekten çekinmezdi. Bigbang ile tek başıma bir ülke gezisi ne kadar cazip olursa olsun, böyle bir şeyi arkadaşlarıma yapamazdım. Biz bir ekiptik ve ekip ruhuna ihanet etmek bize yakışmazdı. Hepsine twitter’dan “Çok acil toplantı!” mesajı atıp arkama yaslandım…

Diğerleri duyduğunda şok geçirecekti! :D Akşama kadar mutluluk ve heyecandan saçmalayıp durdum, bir türlü bir şeye konsantre olamadım nihayet herkes toplandığında bombayı patlattım: “Millet, Bigbang geliyor!

Ekibimiz ikiye ayrıldı: Kimi geyik yapmaya başladı, kimi ise acaba deyip işin aslını öğrenmek için çabaladı. Sonuç olarak hepsini sustrurup her şeyi en baştan anlattım. Lee hemen telefonuna baktı ve şarjının bittiğini gördü. Herkes sakinleşip olayı anladığında tepkiler görülmeye değerdi. Nihayet bir avuç vip olan biz mutluluğumuzu doyasıya yaşıyorduk.

Hemen plan yaptık, Bigbang ertesi gün yola çıkıyordu. Önce İstanbul, ordan Adana ve nihayetinde Mersin’e geçiş yapacaklardı. Çok yorulacaklardı. Onlar adına üzgündüm ama kendim için çok mutluydum, ilk önce benim şehrimi gezeceklerdi ve belki de klibi burada çekeceklerdi.

Diğerleri özellikle İstanbul’da yaşayan Yuki, Puff ve Lee bu duruma itiraz etmişti ama gezi planının bu şekilde ayarlandığını ve başlangıç noktasının Mersin olmasına çoktan karar verildiğini söyledim. Aslında ilk önce Mersin’e gelmelerini ayarlamak çok ama çok zor olmuştu benim için. Bakanlıktaki kuzenime ayrı, Taeyang’a ayrı yalanlar uydurmuş ve ilk önce Mersin’e gelmeleri gerektiğine ikna etmiştim onları. Bakanlıkta çalışan üst yetkililer bu durumun çok mantıksız olduğunu ve ilk durağın İstanbul olması gerektiği konusunda ısrarcı olmuşlardı hatta neredeyse böyle oluyordu fakat son anda şans yaver gitti ve YG Başkanı o kadar yol geldikten sonra soğuk havanın grubu çarpacağını, geziye sıcak bir şehirden başlamak istediklerini özel olarak rica etmişti. Sonuç olarak Akdeniz’in incisi Mersin’e geleceklerdi! Hahah :D Resmen ortalığı karıştırmış, her şeyi lehime çevirmiştim. Kendimi seviyorum! :P Mine bunu duysa, beni öldürürdü heralde! :D Ne de olsa o da Ege’nin incisi İzmir’de yaşıyordu.

Yarın sabah 08.00’da Seul’den havalanacaktı Bigbang, hiç dinlenmeden sürekli uçak değiştireceklerdi, ta ki Adana’ya gelene kadar. Adana’da onları tüm ekip karşılayacaktık. Hesabımıza göre Seul-İstanbul arası yolculuk yaklaşık 10-11 saat sürecekti. İki ülke arasında 6-7 saat fark olduğundan biz gece uyurken onlar çoktan yolculuk etmeye başlamış olacaklardı. Yaptığım kaba hesaba göre akşam akşam 9 gibi Mersin’de oluyorduk.

Uyumak üzere odama çekildiğimde heyecandan uyuyamam ki ben tripleri atarken şimdi elimi yüzümü yıkıyordum! :D Bu akşam Bigbang ve diğer çingular Adana’da olacaktı. Akşama kadar ne yapsam da oyalansam derken bu durumu aileme anlatmadığımı, izin bile almadığımı fark ettim.

Aileme daha doğrusu konuyu anneme açtığımda şiddetle karşı çıktı! Resmen şok oldum daha 3-4 ay önce bu kadın Kore’ye gitmeme izin vermemiş miydi yahu?!! Annemin ikna ettiğim takdirde babamı da otomatikman ikna etmiş olacaktım ama annemin yaptığı iş miydi şimdi?! Neymiş efendim elin çekikleriyle şehir şehir gezemezmişim falan filan… İşin içinde Allahtan Bakanlık vardı, annem duyunca hemen yumuşadı, izin verdi. Az daha hayatımın fırsatını kaçırıyordum yahu, üstelik Mersin’e gelmelerini sağlamak için onca yalan uydurduktan sonra :P

Karşılama saati gelene kadar ilk gezimizden kalan fotoğrafları ve hediyeleri inceledim uzun uzun. Sonra karşıdaki duvara baktım: Kocaman bir Bigbang fotoğrafı vardı, fotoğrafı özel kılan Bigbang ve Twinkle Girls gruplarının müthiş uyumuydu. Bu fotoğraftan hepimizde vardı. Aramıza yeni katılan arkadaşlarımız, Puff, OhYoonJo, Seidou ve Dijjle’nin fotoğrafta olmaması üzücüydü ama Bigbang Türkiye’ye ayak bastıktan sonra bu sorun ortadan kalkacaktı :P Bol bol fotoğraf çekip, yeni anılar edinecektik:)

Karşılama saatine kadar kendimi oyalarken geç kalıyordum az daha. Tam şu anda Adana havalimanında çingularımı arıyordum. 10 dakika önce Yuki “Geldik, seni bekliyoruz!” mesajı atmıştı.

Her zamanki gibi geç kalmıştım. Nereye kayboldu bunlar yahu, birazdan Bigbang gelecekti belki de gelmişlerdi, saat 9 olmuştu çoktan.

Telefonumu çıkarmak için elimi cebime attığımda Cinnet’in kahkasını duymamla yan tarafa dönüp bizimkileri görmem bir oldu. Bigbang gelmiş, bizimkiler onları karşılamış ve şimdi de oturup bol kahkahalı muhabbete dalmışlardı. Kıskandığımı hissettiğim an ile Tae’nin beni fark etmesi ve “Omo, Chingu!” demesi bir oldu. Kıskançlığım buhar olmup uçmuştu:) Hepsiyle kucaklaşıp, hoşgeldinleştik…

Zavallı bigbang üyelerinin yorgunlukları gözlerinden okunuyordu. Son trene yetişip otele doğru gitmeye başladık. Tren yolculuğunu herkes çok sevmişti.

Bigbang’in kalacağı otel Mersin’in en ünlü oteliydi. İbrahim Tatlıses bile bu otelde kalmıştı! :D Tabi Mersin’in en ünlü otelinin bizim evin tam karşısında olması tamamen tesadüftü! :P

Bigbang otelde, çingularım ise bizim evde kalır diye hesap yapmıştım ben. Bu nedenle bizimkileri apartmanın bahçesindeki çardağa bırakıp, “Üyeleri yerleştirip hemen geliyorum” dedim fakat Seda ve Selin şiddetle karşı çıktılar. Bu iki cin Bigbang ile kendilerine aynı otelde yer ayırtmış! Akşamki toplantıda otel ismini söylemiş olmam tamamen benim saflığımdı doğrusu. Ben eve giderken diğerleri otel bahçesine girmişlerdi bile.

Yapacak bir şey olmadığından uyumaya karar verdim ama ne mümkün! Dönüp duruyordum yatakta. Vip gençliği ve Bigbang yemek yiyordur şimdi, yoksa sahile falan mı inmişlerdi acaba? Ben de mi gitsem ne yapsam… Nasıl olsa hemen yolun karşısı… Uykuya dalmadan hemen önce bunları düşünüyordum işte…

Sabah erkenden uyanıp soluğu otelde aldım. En azından kahvaltıda olmalıydım. Önce lobiye gidip konuklarımın uyku durumunu sorayım dedim. Bir şaşkınlık da orada geçirdim. Koşarcasına otelin barına gittim. Mine, Seda, Selin ve Dijjle GD ile birlikte, Yuki, Özge ve Puff T.O.P ile, YoonJo ve Seidou Seungri ile, Lee ise Tae ve Daesung ile bir köşede sızmıştı.

Detayları otel çalışanlarından öğrenmeye çalıştım ama onlar da tam olarak bir şey anlamamışlar. Koreli knukların saat farkı yüzünden uyuyamadığını ve bir şeyler içmek için bara inmiş olabileceklerini söylediler. Buraya kadar anlaşılabilir bir şey fakat bizimkiler ne ara böyle biraraya geldi onu anlamıyorum. Zavallıcıklar zaten yol yorgunuydu…

Saat 10.00 sularında kahvaltı masasında toplanmıştık. Masaya oturduğum andan itibaren hepsinin yüzünü dikkatle inceliyordum ama yine de bir şey yakalayamıyordum. Akşam neler olduğuyla ilgili tek bir açıklama alamadım; hatırlamıyorlarmış! Kahvaltı her şeye rağmen eğlenceli geçmişti. Peynir, zeytin, reçel gibi normal kahvaltılıklara alışık olmayan Kore’lilerin tepkilerini izlemek güzeldi:)

Az sonra yanımıza gelen klip yapımcılarıyla birlikte şehir turu yapmak üzere yola çıktık. Bakanlığın bize tahsis ettiği minübüse doluştuk, bu defa Bigbang değil türk şarkıları dinliyorduk. Fondaki yeşilçamın neşeli şarkılarıyla beraber ilk gezeceğimiz mekana gelmiştik: Cennet ve Cehennem Mağaraları.

Bigbang üyeleri gideceğimiz mekanın adını duyunca yol boyu nasıl bir yer olduğunu sorup durmuştu. Kültür minübüsümüz durduğu zaman sırt çantalarımızı alıp fırladık Cennet ve Cehennem’in kucağına.. Yapım ekibi arkamızda sürekli çekim yapıyordu. Bu görüntüler daha sonra dünyadaki tüm VIP’ler için internete yüklenecekti. Böylece Bigbang ile yaptığımız küçük çaplı Türkiye gezisi ölümsüzleşecek aynı zamanda ülkemiz adına güzel bir turizm kampanyası haline gelecekti. Her açıdan Türkler olarak şanslıydık:) Tek üzüldüğüm nokta bizi kıskanacak olan VIP’lerdi:)

Mağara girişinde hep beraber durup mekanla ilgili bilgiler verdik ve el salladık. Ardından keşfe başladık. Herkes önceden yaptığım uyarı nedeniyle spor ayakkabısı giymişti, bunu gün boyu gezmemize bağlamışlardı ama az sonra görecekleri daha doğrusu yaşayacakları şeyden sonra amacın farklı olduğunu göreceklerdi. Çünkü önümüzde çıkacak 452 basamak vardı! :D

Basamak sayısını duyduklarında önce tepki vermedi gezi ekibim ama sonra “genciz biz, çıkarız yahu!” demeye başladılar. İlk basamakları hoplaya zıplaya, güle oynaya çıktık ama daha ortalara bile gelmeden sızlanmalar başlamıştı :D Merdivenleri yarıladığımız zaman su molası verdik, yorucu olmasına rağmen etkileyici bir mekandı mağaralar… 300. Basamağa ulaştığımızda karşımıza bir Kilise çıkıyordu. Girişteki kitabede kilisenin, V. yy’da Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meyrem Ana için yapıldığı yazıyordu. Daesung girişteki bu tabelanın fotoğrafını çekti.

En tepeye ulaştığımızda çantalarımızı fırlatıp bir süre uzandık yerlere, 452 basamak yormuştu. Çantamıza zulaladığımız çubuk kraker, kek çörek gibi abur cuburları yemeye başladık. Daha sonra ben çantamdan bir saklama kabı çıkardım. Koskaca Bigbang geliyordu ülkemize bir yaprak sarması yemeden mi gideceklerdi? :P Yaprak sarması elden ele dolaştı, grup için yapılmış olsa da en çok Tae’nin tepkisini merak ediyordum:) Diğer grup üyeleri gibi o da parmaklarını yaladı :P Herkes çok beğenmişti ve özellikle Bigbang çok lezzetli bir yiyecek olduğunu söyledi. Yaprağın içinde ne olduğunu soran GD’ye cevap verecekken Dijjle benden önce atılıp anlatmaya başladı: Bana sormuştu halbu ki!

Hayran hayran etrafı inceliyorduk, manzara ve atmosfer büyüleyiciydi. Yapım ekibi atmosferin “Aşk Tozu (Love Dust)” klibi için uygun olduğunu fakat klibin burada çekilmesinin mümkün olmadığını söyledi. Sadece merdivenler bile engeldi.

Biz etrafı incelerken eip sürekli bizi çekiyordu. Özge telefonunun müzik çalarını açtı ve bir anda mağarada Haru haru’nun melodisi yankılanarak yükseldi. Kamera, müzik, Bigbang ve bir avuç Vip aynı ortamda olunca ister istemez klip benzeri bir şey çıktı ortaya. Hep beraber Haru haru’ya eşlik ediyorduk. Şarkı bittiğinde GD ve T.O.P hemen yeni bir şarkıya geçti: Gara gara GO!!! Resmen klip çekmiştik:) Bu anları asla unutmayacağımızı biliyordum. Her an her saniye zihnimizin kuytu köeşelerinde güzel bir anı olarak yer ediniyordu.

Cennet merdivenleri çıkarken ne kadar yorulduysak inerken o kadar eğlendik. Bigbang ve Vip’ler iki rakip takım oldu bir anda ve önce kim ineceksavaşı başladı. Biz kızlar dökülmüştük birer birer… Umudumuz Lee, Bigbang’i yenmeyi başarmıştı! :D

Sırada Cehennem mağarası vardı. Yine merdiven tırmanacağımızı sanan gezi ekibim ayaklarını sağa sola açarak küçük bir jimnastik yapıyordu. Oysa cehennem’e sadece tepeden bakacaktık, merdiven falan yoktu :P

Cehennem çukurunun yanına geldiğimizde biraz ürkerek koca çukura baktık. Cehennem gerçekten adını yansıtıyordu. Eksik olan tek şey ateşler, alevlerdi… Doğal bir çöküntü sonucu oluşan çukura cehennem adı verilmiş. Hatta mitolojik bir efsaneye dönüşmüş. Mitolojiye göre Zeus, yüz başlı alev püskürten devasa ejderha Typhon’u yenilgiye uğrattıktan sonra onu Etna yanardağının altına kapatmadan önce cehennem çukuruna hapsetmiş.

Bigbang çukuru büyüleyici bulurken ben sadece korkunç bir yer olarak görüyordum. Hemen herkesin yorumu ihtişamlı ve korkunç buna rağmen etkileyici oldu. YoonJo ise olaya farklı bir bakış açısı getirdi: Shin Min Ah’yı kaynatacağı koca kazan olarak görüyordu çukuru! :D

Mağaralarda gezecek yer kalmadığında başka bir mekana gezmek üzere minübüse doluştuk yine. Bir saatlik bir yolculuktan sonra kısa şahane bir deniz manrası karşıladı bizi. Kıyıdaki teknelerden birine binip denizin ortasındaki tarihi yapıya doğru ilerledik. Mersinin turistik mekanlarından biriydi Kız Kalesi. Denizin ortasındaki yapının güzelliğinden etkilenen Bigbang üyeleri buranın efsanesi nedir diye sorunca en klişe olan efsaneyi anlatmaya başladım: Efsaneye göre bölgede yaşayan Krallardan biri kız çocuğu olsun diye sürekli dua edip duruyormuş. Nihayet dileği gerçekleşmiş ve güzeller güzeli bir kızı olmuş. Büyüdükçe güzelleşen kızının geleceğini öğrenmek isteyen Kral, kentin ünlü falcısını saraya çağırtır. Falcı, Prensesin falına bakar ve Krala ‘Kızınızı bir yılan sokacak’ der. Kızını koruma endişesi Kralı sarıp sarmalar, sonunda denizin ortasına, bu yapıyı inşa ettirir ve kızını oraya kapatır. Günlerden bir gün saraydan gönderilen sepetin içinden çıkan yılan prensesi sokar ve oracıkta öldürür.

Hepimizin aşina olduğu bu hikaye bizi pek etkilemiyordu artık ama Kore’li misafirlerimizi hüzünlendirmeye yetmişti. Kalenin her yerinden tarih dökülüyordu. Küçücük tarihi adımlıyorduk resmen. Seungri ve Daesung her anı fotoğraflamaya devam ediyordu. Yapım ekibi ise kalenin içindeki her dokuyu kameralara kaydettikten sonra manzaraya odaklanmıştı. Deniz masmavi, uçsuz bucaksız görünümüyle şüphesiz çok etkileyiciydi. Restorasyon çalışmalarından dolayı çok fazla kalamadık ama yakınlarda gezecek çok daha güzel bir yer vardı: Yapraklı Koy

Kız kalesine kadar gelip de buraya gelmeden olmazdı. Minübüsten indiğimizde, bizi şahane bir manzara bekliyordu yine. Taeyang ve T.O.P “Wow!” sesleri çıkarırken G-Dragon tüm neşesiyle “Wuhaaaa!! Asıl cennet burası!” demişti. Gerçekten öyleydi:) Plajı olmayan, kayalıklarla çevrelenmiş eşsiz güzellikte bir koydu burası. Yüzeydeki sıcağımsı suyla derinlerden gelen buz gibi suyun birleşmesiyle güzel bir yüzme keyfi yaşatıyordu insanlara. Yaz sıcaklarında Mersin halkının vazgeçilmez mekanıydı Yapraklı koy. Sabahın erken saatlerinde gelinip gece geç saatlere kadar günübirlik tatil için en uygun yerdi. Tek kötü yanı buraya yaz mevsiminde gelmemiş olmamızdı :( Koyun etrafındaki kafelerden birine geçip güneşli havaya güvenerek dondurma yedik. Yapım ekibi, Bigbang üyelerini dondurma konusunda uyarsa da bizimkiler pek oralı olmadı, iştahla yediler dondurmayı:)

Tesisleri gezerken yapım ekibi, mekanın klip için çok uygun olduğunu en azından bir bölümünün burada çekilebileceğini söyledi. Henüz net olmasa da ajandaya Yapraklı Koy küçük bir not olarak yazılmıştı. İnşallah burada çekerler diye dua edip durdum. Eğer burada çekilirse diğer şehirleri gezmeye hiç lüzum yoktu :P Arkadaşlarım iç sesimi duysa beni şu buz gibi suya atarlardı heralde :D

Gezmekten yorulmuştuk ve en önemlisi acıkmıştık. Daesung şehir çarşısını görmek istemişti ama öyle mutlaka görülmesi gereken düzgün bir çarşı yoktu maalesef. Yine de düştük yollara. Seungri ilgiyle sokakları izliyor, gözlem yapıyordu. Sonra da taklitlerini yapıp bizi güldürüyordu :D Seidou bu taklitleri cep telefonuna kaydediyordu keyifle:)

Şehir merkezine geldiğimizde minübüsten inip yürümeye başladık. G-dragon moda tutkusunu hemen belli ediyordu. Mağazada vitrininde gördüğü güzel kıyafetleri incelemek için içeriye giriyordu her seferinde. Her gittiğimiz mağazada dikkat çekiyor ve satış elemanlarının bütün ilgilisini, satış tekniklerini üstümüzde denemesine mecburen katlanıyorduk. Aksesuar reyonunu gezen T.O.P satış elemanının gevezeliği yüzünden Yuki, Özge ve Puff’a fular almak zorunda kalmıştı. Kızlar bu durumdan memnundu tabi, direkt elden alınmış özel bir hediyeydi bu sonuçta. Bense Taeyang’a bere almaya karar verdim fakat Daesung’ın bereleri süreklip denediğini görünce ona bir bere hediye ettim:) Ben bile şaşırdım bu duruma ama Daesung çok sevindi. Hemen beresini takıp birlikte fotoğraf çektirdik.

Tekrar sokaklara çıktığımızda akşamüstü olmuştu artık ve hepimiz feci acıkmıştık. Lee yemek yiyelim hadi deyince kendimden emin adımlarla Salih Usta’nın yerine götürdüm onları. İçerisi kalabalıktı, bir sürü aç insan iştahla tantuni yiyordu. Garsonlar iki masayı birleştirerek bizim için yer açtı. Hepimiz çift lavaş tantunilerimizi sipariş etmiş bekliyorduk. Az sonra siparişler ve ayranlarımız geldiğinde masadaki görüntü enfesti! Bu güzelim yemek anımızı size anlatırken tok olmama rağmen acıktığımı hissediyor ve tantuni yemek istiyorum çok fena! :D Tekrar dönersek anılara… Taeyang hemen o anın fotoğrafını çekip twittera yükledi. 10 saniye içinde o fotoğrafın yüzlerce kişi tarafından RT yapılacağını biliyorduk! Taeyang’ı takip eden Türk Vip’ler Bigbang’in Türkiye’de olduğunu anlamazlar inşallah diye içimden geçirdim ama bu biraz zordu doğrusu…

Köpüğü bardaktan taşan ayran bigbang üyelerini eğlendirmişti. İlk defa ayran içiyorlardı, ilk yudumu aldıktan sonra biz Türk Vip’ler kahkaha atmadan edemedik :D Bigbang üyelerinin hepsi beyaz bir bıyığa sahipti artık! :D hahah :D Tabi ki bu kareleri fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştirdik! :P

Tantuni’yi sevmezler diye endişelenmem çok yersizmiş çünkü hepsi bayıldı! Hepimiz ikinci dürümlerimizi yiyorduk. Baston yardımıyla yanımıza yaklaşan dedeyle birlikte tüm müşteriler tarafından incelendiğimizi fark ettim. İnsan çaktırmadan incelerdi ya neyse!

T.O.P’nin hala mavi mi yoksa yeşil mi olduğuna karar veremediğim fosforlu saçları, Dae’nin ise güneş gibi parlayan kafası bizi incelenmeye değer kılıyordu. Tae’nin çim adamsı saçlarına değinmiyorum bile! :D Ahah :D Yanımıza gelen dede eğilerek Daesung’a baktı, gülümsedi. Daesung da gülümseyince dede kahkahayı bastı: “Ahahahah :D Gözleri nereye kayboldu?” hahahahahah :D Dedem benim ya :D

Karnımızı güzelce doyurup üstüne bir de keyif çayı içtikten sonra yeniden düştük yollara. Yürümeli ve tatlı için yer açmalıydık midede. Hemen sahile doğru indik. Hatırı sayılır uzunluktaki sahil şeridinde yürüyüş yaptık yarım saat. Spor yapan insanlar, elele yürüyüşe çıkan yaşlı çiftler, çimlere yayılmış gençler.. hepsi masmavi deniz manzarasına eşlik ediyordu.

Sahil kenarındaki kayalıklara oturduk. Sürekli değiştirmek zorunda kaldıkları imajları hakkında ne düşündüklerini sordum hemen.. Nedense hiç memnun değiliz cevabını almayı bekliyordum bana göre yorucu bir tempoydu bu çünkü. Fakat Bigbang üyeleri kendileri için bu durumun sanıldığının aksine eğlenceli olduğunu, korkmadan imaj değiştirebildikleri için ve görüntülerinden sıkılma gibi bir durumları olmadığı için oldukça memnun olduklarını söylediler.

Hepimiz kendimizce merak ettiğimiz soruları sorarak küçük bir röportaj yaptık adeta. Bigbang sizin için nedir sorusuna hepsi hemen hemen ortak cevaplar verdi. En hoşuma giden cevap Taeyang’dan geldi: “Bigbang bir ağaç ve ben o ağacın bir dalıyım. Biz bir arada olduğumuz sürece meyveleri ve yaprakları olan kocaman bir ağaç olacağız.”

İşte bu genç yetenekleri özetleyen cümle buydu. Tekrar ayaklandığımızd bu defa Mersin’in bir başka simgesi olan Kerebiç tatlısı yemeye gittik. Ben hariç hepsi tatlıyı severek yedi. Ben her zaman nefret etmişimdir Kerebiç’ten. Zavallıları, tatlıdan sonra soluk almalarına izin vermeden yeniden sokağa döktüm. Nereden devam etsek diye düşünürken bir yandan da yürümeye devam ediyorduk. Çok az vaktimiz kaldığı için zamanı iyi değerlendirmem lazımdı. Yarın sabah Bursa’ya gidecektik. Ben bunları düşünüken T.O.P ve GD, aniden durdu. Baktıkları yere doğru dönünce bir resim sergisinin olduğunu gördüm. Yuki benden önce davranıp isterlerse resimleri inceleyeceğimizi söyledi.

Az sonra hepimiz resimleri inceliyorduk. Serginin adı  “Duyguların Yansıması” idi. İsim üyelerin dikkatini daha da çekti. Biz portre resimler beklerken çok çeşitli resimler bulduk. Duyguların yansımasına farklı açılardan yansıtmıştı ressam. Kıyıya vuran çılgın dalgalar gibi… Seungri insanları gözlemeyi sevdiğinden hemen portrelerin olduğu bölüme kaydı YoonJo ve Seidou ona eşlik ediyordu. T.O.P ise manzara resimlerine yönelmişti. T.O.P konusunda hiç anlaşamayan Yuki, Özge ve Puff ilginç bir şekilde uyumlulardı. Yuki resimle ilgili bilgi verirken Özge ve Puff, Yuki’yi sözleriyle destekliyordu.

Geride kalan Dae, Tae ve GD ise anlam veremediğimiz renk karmaşalarını inceliyordu. GD’nin bir resim önünde durup “hmm…” demesi dikkatimizi resime çekmişti. Uzun uzun resimi incelerken GD, “Bu resim hem kızgın hem huzurlu. Sanki…”

Cümlesinin devamını bir başkası getirdi. “…Sanki ressam büyük bir öfke patlaması yaşamış ve hıncını sert fırça darbeleriyle tuvalden çıkarmış gibi…” GD’nin cümlesini tamamlayan kişi Mine’den başkası değildi. GD ve Mine kısa bir an bakıştı ve tebessüm etti. O kadar hoşuma gittiki ben de gülümsedim. Mine kısa bir bakış attı diğerlerine. Seda, Selin ve Dijjle duruma bozulmuşlardı ama homurdanmaktan başka bir şey yapmadılar. Sergi çıkışında arkadaşlarım GD’ye güzel bir jest yapıp o fırça darbelerinden oluşan tabloyu hediye ettiler. Tablonun adı Öfkeymiş. Doğru yorumlar yapılmış bilmeden… GD çocuk gibi sevinmişti, fotoğraf makinemi çıkartıp o anı ölümsüzleştirdim. Yapım ekibi ise bu anları kameraya kaydetti.

Dışarı çıktığımızda akşam olmuştu, artık yavaş yavaş otele dönme vakti geliyordu. Akşam barda sabahladıkları için öğle vakti geziye çıkmış ve maalesef çok fazla yer gezemeden otele dönmek zorunda kalıyorduk. Çok bozulmuştum bu duruma. Sabah erken kalkıp tüm şehri gezmekti planım… Yine de güzel vakit geçirmiştik, yapım ekibine klip durumunu sordum ama sanırım Mersin’de çekilme ihtimali yoktu. Yine de gezilecek son şehirde karar verilecekti klip mekanına. İçimden bir ses klibin İstanbul’da çekileceğini söylüyordu…

Otele döndüğümüzde yığılırcasına oturduk koltuklara, bir iki saatimiz vardı sonrasında herkes odalarına dağılacaktı. Yarın Bursa yolcusuyduk. Biraz dinlendikten sonra bara geçtik. Karaoke köşesini görünce anında zıpladık olay yerine. Mikrofonu kaptığım gibi Solar albümünün intro’sunu söylemeye başladım, bittiğinde Tae ve Lee karşılıklı Superstar şarkısını söylemeye başladı. Ben de arada eşlik etmek için çabaladım. Mükemmel sesimizle (!) Bigbang şarkıları söyleyip gönlümüzce eğlence bir saat boyunca. Boğazımız kuruyana kadar bağıra çağıra şarkılar söyledik. Saat geceyarısına yaklaştığı için ayağımı süreyerek yolun karşısındaki evime geçtim.

Sabah uyandığımda bütün yorgunluğum uçup gitmişti. Bir yandan elimdeki nutellalı ekmeği yemeye çalışıyor bir yandan da valiz hazırlıyordum. Bugünden itibaren yaklaşık 2 haftalık bir Türkiye gezisine çıkıyordum ne de olsa. Belki daha fazla bile sürecekti. Bizimkilerle çabucak vedalaşıp otele geçtim. Hazır olan lobiye iniyordu. Lobiye geçtiğimde Tae ve Lee Türk müzikleri hakkında konuşuyordu. Lee, Taeyang’a Göksel’in son albümünü dinletiyordu. Taeyang eliyle tempo tutuyordu. T.O.P ile Puff ise çektiğimiz fotoğrafları inceliyordu. Puff’un neşeli hallerinden hemen belli oluyordu Yuki ve Özge’nin henüz ortalıkta olmadığı :D Mine ve Dijjle kendi aralarında sohbete dalmıştı, yanlarına geçip oturdum. Havadan sudan muhabbet ederken Daesung ve Seungri indi lobiye. Geriye GD, ve kızlar kalmıştı. YoonJo, Seidou, Yuki, Özge derken yavaş yavaş ekip toplanıyordu. Sohbet koyulaşmıştı, Bursa’nın nesi meşhur derken Selin, Seda ve GD’nin hala inmediklerini fark ettik. Sahi nerde kalmıştı bunlar?!

Resepsiyonist odalarına telefon açtı ama ses yoktu, cep telefonları da çalıyordu ama açan yoktu. En ilginci ise odalarında olmamalarıydı. Sabah erkenden çıkıp gitmişler miydi… Hiçbir şey anlamadık… Etrafa dağılıp otel bahçesinde aramaya başladık ama iz yoktu… Bir buçuk saat sonra Adana’da olmalıydık, uçak kaçacaktı. Zaman çok azdı…


Devam edecek…

Selin, Seda ve GD nereye kaybolmuştu? Devamı çok yakında Selocan’ın blogunda…
Bizi takip etmeye devam edin:)
Bursa’da görüşürüz^^

Foto Kaynaklar: Cennet-Cehennem google, Kız Kalesi, Yapraklı Koy, Tantuni, Kerebiç Tatlısı

Mim: Çekik Sultanlar ~

Birkaç gün önce kendi kendime düşünüyordum; birisi mim başlatsa da blogdan bloga konsak diye.. Bu yazması, okuması çok eğlenceli mim tam zamanında geldi. Zaten kendime bir liste yapmıştım ama yayınlamak fırsat olmuyordu bir türlü, mim başlayınca bekledim biri bana paslasın diye :D (Bu mim bana gelmeseydi küserdim valla :P ) Mimi bana paslayan Nomuyeppuda çinguma çoook teşekkür ediyorum:) İşte benim haremim…

Taeyang

(Takip ettiğim tek grup) Bigbang grubunun Prensi’dir kendileri :P Adamın sadece sesine değil, dansına, efendiliğine kişiliğine de hastayım. Böyle bir liste yapıp da Taeyang’ı koymamam düşünülemezdi. Hiç tanışmamış olanları Tae ile tanıştırmam bir fanın yapacağı bir şey değil aslında ama öyle “Ya benimsin ya kara toprağın!!!” şeklinde çılgın bir fan değilim. Tae’ye yaraşır aklı başında, efendi saygılı bir fanım ben :P :D Taeyang’ın her videosunu, şarkısını, klibini, fotoğrafını çok seviyorum. Taeyang ile ilgili katlanamadığım tek şey çıkış yaptığı dönemlerdeki saç şekli. Blogumda öyle bir görüntüye yer vereceğimi sanmıyorsunuz heralde :P Merak eden araştırsın, bu konuda yardımcı olmak istemiyorum :P Şurada paylaştığım konser videosunu ilginç bir şekilde çok seviyorum, halbuk sevmemem lazım :P :D Taeyang haremin özel üyesi, yeri sağlam :P

Gong Yoo

Adamın adını duyduğumda “ayyyyyyyyyyyy çok güzel gülüyor yaaeeeeeeeeeeeaaa” şeklinde bir tepki veriyor içimdeki fangirl. Az önceki sayglı, efendi fan bir ergene dönüşüyor bu noktada :D Ama suç benim değil, Gong Yoo’nun! Coffee Prince, Hello My Teacher en sevdiğim iki Gong projesidir. Ekşi sözlükte yazan 5. Yoruma aynen katılıyorum :P

Park Shi Hoo

Savcı Prenses dizisiyle tanıyıp sevdiğim, Mükemmel Komşu’yla sevgimi pekiştirdiğim sevilesi bir oyuncu daha. Son dizisi Princess Man’i tarihi olduğu için birazcık yavaş seyrediyorum ama olsun. I’am a Killer adlı bir sinema filmiyle dönüş yapacak inşallah, gerçi yapmış bile olabilir son zamanlarda takip edemedim filmin durumunu. Böyle bir babyface’ten nasıl bir katil çıkacak orası biraz şüpheli ama neyse :D Shi Hoo’cum aynı zamanda twitterda Taeyang’dan sonra takip ettiğim ikinci ünlüdür :P Sürekli paylaştığı fotoğrafların hızına yetişemiyorum ama asla ve asla şikayet etmiyorum! Adam paylaşmayı seviyor resmen! Diğer ünlüler onu örnek almalı. Shi Ho-shiiii fighting, devam! :P

Lee Min Ho

Boys Over Flowers izleyip de adama hayran kalmayan var mı derdim ama daha birkaç gün önce Mine unni ben o dizideki halini hiç sevmiyorum dedi :D :P Ben Min Ho’nun dizideki şımarık hallerini seviyordum şahsen. Daha sonra Personal Taste’le dönüş yaptı ve bir kez daha hayran bıraktırdı kendine. Vurucu darbe ise benim için kesinlikle City Hunter oldu! Kariyerinde de büyük bir etkisi olmuş olmalı dizinin. En iyi işi daha iyisini çekene kadar City Hunter. Aslında sadece rol aldığı reklam filmleriyle bile hayran kazanbilme potansiyeline sahip bir aktör. Başarılanın devamını diliyorum min Ho-shiii, umarım bu yıl bomba gibi bir projeyle dönüş yaparsın!

So Ji Sub

(Bu fotoğrafına bayılıyorum!)

Bu adam hüzünlendiriyor resmen beni! So Ji Sun deyince ilk aklıma gelen tabi ki I’m sorry I love you (Misa) oluyor, bir ağlayasım geliyor. İzlediğim ilk dizidir Misa. Misa’dan sonra So Ji Sub’ı hiç izlemedim. Aklımda dizideki gibi kalsın istedim sanırım:) Only You / Always filmiyle bu tabuyu yıkmaya hazırlanıyorum.  Cain and Abel dizisini çok merak ediyorum, izleme listemde olmasına rağmen hala izleyemedim.

Hyun Bin

Hyun Bin’e hayran kalmama sebep olan dizi Secret Garden’dır. First Love of Millionaire filmi de çok güzeldi:( Askerden sağ salim dönmesini ve güzel bir dizi-filmle dönüş yapmasını çok istediğim bir başka aktör.

Yoon Shi Yoon

 Baker King: Kim Tak Goo’yu veya son dizisi Mee to, flower izleyenler tanır bu sevilesi adamı. Im Tak Goo rolüyle gönlüme taht kuran bir oyuncu. Diziyi tüm entrikalara rağmen çok severek izledim. Diziyi sevdiren en önemli etken tabi Shi Yoon:) Bol bol dizi-film çeksin izleyelim istiyorum.

Kim Soo Hyun

İlk defa Will it Snow at Christmas? Dizisinde izlemiş, kısacık rolüne rağmen tutmuştum bu çocuğu (Çocuk diyorum ama benden büyükmüş :D ) o dizide parlamıştı benim için. Sonra Dream High kadrosunda gördüm ve sırf bu çocuk için diziyi izledim. Sam Dong karakteriyle çok başarılıydı. Zaten bu rolüyle 2011 yılında ödül almıştı. Dream High’ın 2. Sezonunun ilk bölümüne konuk oyuncu olmuş, henüz izlemedim ama.. Bir ara albüm çıkarma ihtimali vardı sanki öyle duymuştum, ama askıya alındı sanırım ya da yalan haber çıktı. Albüm çıkarsın isterim çünkü sesi çok güzel:) Bu yıl güzel bir dizide rol almasını istiyorum.

Kang Ji Hwan

Coffee House diyorum o kadar! :D İzlediğim en komik karakterlerden biriydi. Capital Scandal ve Hon Gil Dong dizilerini ise acayip merak ediyorum. İzleme listesinde.

Jae Hee

 Tanışıklığımızın sebebi Delightful Girl Choon Hyang dizisidir. Son dizisi Color of Woman’ı henüz izlemedim ama sırf bu adam oynuyor diye izleyeceğim. Delightful Girl Choon Hyang aynı zamanda Han Chae Young’ın (‘un da olabilir :D ) hayatı boyunca olup olabileceği en çirkin haliyle rol aldığı bir dizidir. Hala güzelim kadının dizide nasıl o kadar çirkin olabildiğine inanamıyorum. Gerçi önceleri kadının zaten çirkin olduğunu düşünüyordum ne zaman BOF izledim o zaman anladım kadının güzel olduğunu.

Yedek Harem Üyesi :P

Bi Rain

 Haremden birini kovmam gerekirse diye şeettim :D Ondaki o şebeklik kimse de yok doğrusu :P

İşte benim çekiklerden oluşan haremim budur! :P Sıra geldi haremini tanıştırması gereken yeni kişileri mimlemeye. Bu göz kamaştırıcı mimi, Sadece Deniz, Selocan, Sağ Beyin ve Canlina‘ya paslıyorum. Merak ediyorum haremlerini:) Kolay gelsin, pek zorlanacanız bir mim değil :P Hiç zorlanmadım şahsen:)

Ben buralarda değilken..

Selam!

2012 beni olduğumdan daha tembel biri yaptı sanırım. 1 ocaktan beri blogumu güncelleyemedim bir türlü. Çocuklarım olmadan asla diyen Aliye misali (Gündüzleri birkaç kez Aliye’nin tekrarına denk geldim de :P )ben de blogum olmadan asla diyor ve geri dönüyorum. Sizi bilmem ama ben kendi çöplüğümde (Özür filerim canım blogum, sen çöp değilsin!) ötmeyi özledim. (Tabi ben de tavuk değilim). ÖSS’ciler parantez içinde yapılan esprilerden bloggerın zeka düzeyini bulun bakalım :P

Uzakta kaldığım dönemde Kim Sun Ah festivali yaptım(ki hala devam ediyor) artık Kim Sun Ah hayranıyım, kadın ne yapsa izlerim; te o kaa!

Birkaç kez Oldboy izleme girişiminde bulundum ama son anda vazcaydım. Maalesef biraz korkak bir yapıya sahibin, daha önce de söylemiştim: biri Ce-e dediğinde ertesi gün dudağında uçuk çıkan biriyim. Bu durumda filmi izleyemedim. Ama benimle birlikte oturup izleyecek birini bulduğumda izleyeceğim.

Geçenlerde Peri Tozu filmini seyrettim. İsmi hoşuma gittiği için beklentimi yüksek tuttum ama filmi hiç mi hiç sevmedim. Peter Pan temalı bir film yapmışlar ama beni sarmadı pek. Yine de aklımda şöyle bir replik kaldı: “Onlar yemek yerken, dans ederken kavga ederken hatta tabak-çanak havada uçuşurken bile mutlu. Sanki sorulacak tüm soruları sormuşlar ve cevaplardan tatmin olmuşlar.”

Ha bu arada filmi önermiyorum. Filme adını veren sahneyi yazardım ama kesin biri çıkıp spoiler verdim diye kızar, o sahnenin de öyle özel bir yanı yoktu ya neyse :P

Son haftalarda bir şey arıyorum: ÇOCUKLUĞUM!

Evet deli gibi bebeklik fotoğraflarımı arıyorum ama yok.. Zaten hepi topu 2 veya 3 fotoğrafım vardır ama olanları da bulamıyorum. Bir tane fotoğrafımı buldum birkaç gün önce. Yüzüm net değil ama :/ Özellikle aradığım bir fotoğrafım var: Eski evimizin çatısında bulunan eski-püskü koltukta herkesin olduğu gibi benim de bir bebeklik fotoğrafım var… Hatta o fotoğrafta nenem koltuğun arkasına gizlenmiş beni tutuyor güya:) Ne hikmetse foto kayıp. Bir tane de kalabalık içinde çekilmiş ve hala albümde yerini koruyan ilginç bir fotoğrafım var. Yaklaşık 15 kadın ve anneciğinin kucağındaki minik ben varım fotoğrafta. Bu fotoğrafı size göstermek isterdim. İlginç bir foto. Bebeklik halimi azıcık sevdikten sonra tam diğer sayfaya geçecekken kokoş bir kadın görüp geri döndüm aynı fotoğrafa. O kokoş dediğim kadın gelinmiş! Meğersem bir düğün fotoğrafıymış! :D Düğün fotoğrafı olduğunu fark etmemem ve fotoğrafı ilginç kılan şey ise bütün kadınların beyaz giyinmiş olması! Haha :D Yahu düğüne gitmişsiniz insan biraz düşünür di’mi ama?! Bana bile beyaz giydirmişler! :D Eskiden insanlarda hiç ince düşünce denen şey yokmuş, anladım :P Resmen hepsi gelin gibi beyaz elbiseler giymiş. Geline de yazık acıdım, hem herkesle aynı renk kıyafet giymiş hem de çirkin! (Hayatımda gördüğüm en çirkin gelindi)

Teyzemlerde bebeklik fotoğrafımın olması ihtimali varmış, inşallah çıkar bir yerlerden. Çıkması lazım çünkü ben daha bebekken teyzem bir makine filmi benim fotoğraflarımı çekerek bitirmiş. (Gerçi hep aynı poz ve kıyafetlerle çekmiş duyduğuma göre ama :P ) Fotom çıkarsa bu yazıyı güncelleyeceğim :P Ne çok fotoğraf dedim di’mi, sıkıldım kendimden..

Bu arada yatağımın altında duran eski dolabımızın bir çekmecesinde ıvır zıvırlarım vardı, onları temizledim. Çekmece nihayet boşalıp çöpe gittiği için annem sevinmiş olmalı. Çekmecede birkaç CD buldum. Tuna Kiremitçi’nin yazdığı, İclal Aydın’ın seslendirdiği şiir/yazı gibi bir şey buldum, hiç açılmamış. Ben de açmadım, çöpe attım. Sonra adamlar o kadar hazırlamış bense bir çırpıda çöpe gönderdim diye vicdan yaptım ama sonra kendimi teselli etim: CD’yi çöpe değil geri dönüşüm kutuna atmıştım. Görevliler fark edip alırlardı, paketi bile açılmamış yepisyeni bir CD sonuçta. Hiç olmadı hayat döngüsüne takılırdı vs vs vs….

2 tane de Kdrama CD’si buldum. Onca dizi varken gidip Winter Sonata ve A Love to Kill dizilerini CD’ye atmışım. Winter Sonata’nın sadece 10 bölümünü izlemiştim. İzlerken resmen içim şişmişti, çok yavaş bir diziydi bana göre. Sonunu getiremeyip yarım bırakmıştım en son. A Love to Kill’in sonu biraz şey olsa da sevdiğim dizilerden. Bi Rain’in o pasaklı halinden temiz hale geçişi en favori sahnemdir hala! :P :D Bu iki CD’de geri dönüşüm kutusuna yollandı tabi. Her an birileri daha Kdrama müptelası olabilir :P

En çok da 3 tane çocukluğuma dair hediye kitap buldum. Biri Sihirli Kozalaklar/ Kemal Sezer, diğeri ilkokuldaki müdür yardımcımızın yazdığı Yaşlı Nine ve Tilki, üçüncüsü ise; Portakal Kız! Bu kitapların varlığını bile unutmuşum ben. Portakal Kız’ı yeniden okumaya başladım, içeriğini biraz unutmuşum zaten..

Bulduğum en bomba şey ise hatıra defterim! :D Hemen birkaç örnek göstereyim.

Teyzem almıştı bu defteri, hatırlıyorum:) Ortadaki kalpli çerçeveyi dolduracak bir idolüm yokmuş sanırım o zamanlar :P

 

Hatıra defterlerinin bir numaralı sözü: “Unutma! Unutulanlar unutanları asla unutmaz!”Bu arkadaşımı hala tanıyorum. Geçenlerde evlendiğini duydum. Tam bir şok!

 

 

Canım arkadaşım! 2 tane dost dediğim insan var hayatımda birisi şu satırların sahibi. O zamanlar böyle sağlam bir dostluğumuz olacağını asla düşünemezdim. Onun da pek düşünmediğini yuvarlak içine aldığım bölümden tahmin etmek pek zor olmasa gerek..

 

Cidden aynen böyle oldu :D

Espri :P :D

Bu kişiyle de hala ve hala (!) arkadaşız :D İlkokuldayken bu uyuz beni sürekli kovalardı.

Offff ne berbat bir yazın varmış öyle arkadaşım! Oysa yazısı kötü olan kişilerle arkadaşlık etmezdim ben :P

Birisi hayatta en güvendiğim insan sensin yazmış ve sayfa sonuna bu hayatta babana bile güvenme diye not düşmüş! :D Birisi, hoşlandığı çocukla arasını yapmaya çalıştığım için teşekkür etmiş, olmaması kadermiş! :P :D Daha ne geyikler, ne kalbin kadar temiz sayfalar var… Hatıra defteri tutan erkek var mı çok merak ediyorum :D Neden bu tarz şeyleri biz kızlar yapıyoruz hep..

Bir de birkaç kitapçık buldum. Şiir, yazı, söz vs.. İçlerinden birinde doğum gününe göre kişinin hangi ağaç olduğunu belirten bir yazı vardı. 01-10 Mart arası doğan kişiler salkımsöğüt ağacı oluyormuş. 9 Mart’ta doğdum. Salkımsöğütün özellikleri şöyleymiş: Güzel ve çok melankoliktir. Etkileyicidir. Güzel ve zevkli şeylere meraklıdır. Seyehat etmeyi sever(Külliyen yalan, hiç sevmem!) Hayalperesttir(Hem de nasıl, ders çalışırken göreceksiniz beni! :P ) Kaprisli ama dürüsttür. Başkalarının duygularına önem verir. Çabuk etki altında kalır ama beraber yaşanması zordur. Talepkardır. Sezgileri kuvvetlidir. Aşıkken acı çeker ama demir atabileceği birini bulur.

Çekmeceden resmen ilkokul dönemim çıktı, vay beee :D

*Mail veya facebooktan mesaj atıp ps derslerini soranlar oldu yokluğumda. Yakında yeni ders eklemeyi umuyorum.

En önemli şeyi yazmadan yazıyı sonlandırıyordum az daha.. Bu yazı benim 100. yazım. Daha özel bir konu seçip daha güzel bir yazı yazmayı isterdim ama olduğu kadar artık:) Hadi “Daha nice nice…” şeklinde yorumlar yapıp kutlayın beni:)

Şu sıralar ben şu, bu ve o şarkılarını dinliyorum. Siz de dinleyin:)

İki küçük anı…

İlkokul 3 sınıftı sanırım… Sınıfımızda Esin diye bir kız vardı. (Gerçek adı Esin değil, takma ad kullandım, ne olur ne olmaz.) Sınıfın deli’si Esin, herkes öyle biliyor onu. Neden deli? Hmm… Kimsenin ilgi göstermediği şeylere ilgi gösteriyor olması, düşünürken sesli düşünmesi ve bunun onu kendi kendine konuşuyormuş gibi göstermesini umursamayan tavrı ve birazcık da kıyafetlerinin özensiz olması onu diğerleri tarafından “deli” yerine koymak için yeterli sebepti. Oysa Esin akıllıydı. Özensiz kıyafetlerinin tek sebebi ise çoğumuz gibi yoksul bir öğrenci oluşuydu. Saçları kısaydı, küt saç modelinden birazcık daha kısa, belki biraz kırpılmış gibi görünüyordu…  Ama temizdi, hani odamız veya dolabımız her zaman karışık olur da annemiz bize “Topla şu odanı!” dediğinde, “O dağınıklık benim düzenim!” deriz ya öyleydi işte Esin; özensiz ama temiz!

Kimsenin pek arkadaşlık yapmayı tercih etmediği Esin geldi aklıma bugün. Onunla ilgili hepi topu iki tane anım var zaten. Biri iyi biri kötü olan iki tanecik anı…

Okulun sıradan günlerinden birinde, dersteyiz. Sınıf öğretmenimiz bir erkek hocaydı, ders sırasında veya ders sonunda kapı açıldı ve içeriye ana sınıf öğretmeni kadın hoca girdi. Gelme amacı az sonra yapacağı şey miydi bilinmez ama bir süre sonra eline bir tahta kalem aldı ve birkaç sıra arkamda oturan Esin’in yanına gitti. Gözlerin Esin’e ve öğretmene çevrilmesinin sebebi kararlı yürüyüşü müdür yoksa kötü bir şey olacağını hissetmemizden midir bilmiyorum, gözler o ikisindeydi.

Minicik çocuklara eğitim vermekle yükümlü bu kadın öğretmen elindeki kalemle, Esin’den dört beş adım uzak bir mesafede durup elini Esin’in saçlarına uzattı! Evet, maalesef elindeki kalemle, o suratsız yüzünü buruşturarak Esin’in saçlarında bit kontrolü yapıyordu. Sınıf öğretmenimiz dahil herkes bu manzarayı tek ses etmeden izledi. Zavallı Esin neye uğradığını şaşırmış ama sessiz bir şekilde bu kadınının saçlarını küçümseyen bir yüz ifadesiyle karıştırmasını izledi.

Aklıma geldikçe başta sınıf öğretmenimiz olmak üzere kendim dahil herkese kızıyorum bu yaşanan sahneden dolayı. Nasıl oldu da biz böyle aşağılık bir sahneye izin verdik, sınıf öğretmenimiz nasıl olur da Esin’in rencide olmasına göz yumabildi. Hepimiz çocuk yaştaydık bizim ses çıkarmamız, aklımızın yetmemesi kabul edilebilir bir bahane belki ama öğretmenimizin sessiz kalmış olması çok zoruma gidiyor.

Bit kontrolü, tırnak-bakım kontrolü yapılır ama bu kadar zavallıca yapılmaz kesinlikle. Biri çıkıp o kadını durdurmalıydı. Zaten herkes tarafından deli damgası yiyen bir kızın bir de böyle bir şey yaşaması, gururunun kırılması ne derece doğruydu… Madem kontrol yapacaksın edebiyle yap değil mi ama, o suratındaki buruşukluk, tiksinme ifadesi ne bir kere?! Yüzünü bile hatırlamadığım bu öğretmeni nefretle anıyorum her zaman. Umarım çok sonradan bu davranışının ne kadar kötü olduğunu fark edip pişman olmuştur.

Diğer bir anım ise bir ya da birkaç yıl sonraya dayanıyor. İyi olan hani.

4. sınıfta mı yoksa 6. Sınıfa mı geçtiğimizde ingilizce görmeye başladık hatırlamıyorum.. Bu yüzden bu iyi olan anım ingilizce görmeye başladığımız ilk yıl olmuştu.

İngilizce dersinde alfabe öğrenilmişti ben ya öğrenememiştim ya da o dersi kaçırmıştım, geçmiş zaman olduğu için net hatırlayamıyorum. Yine kimsenin ilgi göstermediği Esin ile aynı sınıftayız. Aslında Esin’le öyle yakın arkadaşlığımız yok, onunla olan anılarımın azlığı bu yüzden olsa gerek. Neden yakın arkadaş değildik bilmiyorum. Esin’le aynı zaman da sıra arkadaşıydık o yıl. Boy sırasına göre oturuyorduk o yıl ve ikimizin de boyu kısaydı. Sınıf öğretmenimiz boyu kısa olanlar için hep birden uzayacaksınız siz derdi, ben uzamadım umarım Esin uzamıştır :D

Neyse efendim işte ben alfabeyi öğrenemedim bir şekilde ve bana alfabeyi tenefüste Esin öğretmişti. Öğretmenimiz öğrenenleri tek tek tahtaya kaldırıp alfabeyi ezberden okumalarını istiyor ve yıldız veriyordu defterlerine. Ben tahtaya kalkanlar arasında değildim malum.. Bunu gören Esin zil çaldığında bana ingilizce alfabeyi on dakika içinde öğretti. Üstlik kendi kafasından uydurduğu bir melodiyle birlikte. Zil tekrar çalıp derse devam edeceğimiz zaman tahtaya kalkıp ingilizce alfabeyi ezberden okumuş ve yıldızı kapmıştım. Çok küçücük belki de saçma veya önemsiz bir anı ama anı sonuçta ve değerli. Sadece iki anıyla akılda kalan bir ilkokul arkadaşı Esin benim için.

Sonraki yıllarda o okul değiştirmişti galiba ya da sınıflr değişmiştir… Çünkü başka hatırladığım bir anım yok Esin’e dair. Ve en kötüsü de yüzünü dahi hatırlamıyorum bu kızın, sadece bu iki anı…

Umarım Esin şu an mutlu bir hayat sürüyordur ve umarım eğitimine devam etmiştir. Kendisine deli diyenlere inat başarılı ve mutlu bir insan olmuş olmasını çok istiyorum.

Şarkı, Feridun Düzağaç.