#BirFilmBirPhotoshop

sevmek_zamani_mydestiny_by_mydestiny06-d83ecfs

Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.

Grangé: “Kötülüğün Kaynağı” Üçlemesi

mydstny

Selamlar! Çok uzun bir aradan sonra kitap yazısıyla karşınızdayım. (Orada hala birileri varsa tabii) Aslında okuduğum bütün kitaplarla ilgili az çok bir şeyler yazarım niyetindeydim lakin elim gitmedi bir türlü. [Sanki çok kitap okumuşum izlenimi veriyorum burada :P (okumadım tebikisi yalan:/ )]

Bugün Fransız yazar J. C. Grangé’nin iki kitabından bahsedeceğim. Biri Siyah Kan, diğeri ise Şeytan Yemini. İlk okuduğum Grangé kitabı Leyleklerin Uçuşu’ydu ki çok beğenmiş, şaşırmıştım. Siyan Kan ile bunu pekiştiririm daha çok şaşırır, ters köşe olurum diyordum lakin beklentimi yüksek tutmuş olmalıyım ki kitap beni pek etkilemedi. Bir de Siyah Kan’da şöyle bir olay var; okuyucu birçok şeyi tahmin ediyor, zaten katil baştan belli.

Az biraz konusundan bahsedersek eğer: Kitap yüzme-dalış şampiyonu olan Reverdi’nin yakalanması ve bu olayın eski paparazzi, şimdilerde cinayet haberleri yapan gazeteci Marc’ın olayı takip etmek istemesiyle başlıyor. Marc özel hayatında yıkımlar yaşamış olan, yalnız yaşayan bir adam. Reverdi olayı ilgisini çekiyor çünkü Marc, kötülüğün kaynağını öğrenmek bulmak isteyen bir adam. İnsanlar neden kötülük yapar? Neden öldürür? Gazeteci Marc bu soruların özünü almak insan ruhunun derinliklerinde yatan kötülük duygusunu harekete geçiren itkiyi bulmak için olayı araştırır. Bunu öğrenmek için ise tehlikeli bir yol seçer ve Reverdi ile düzenli bir iletişim kurmayı sağlar.

Marc’ın kurduğu iletişim şekli, tehlikeli bir yol. Katil hapiste olmasına rağmen her iletişime geçtiğinde bu işin sonu kötü duygusuna kapılıyor insan, üstelik işin sonu başkalarını da kapsayacak boyutta. Reverdi kadınları öldüren ve onlardan siyah kan akıtan bir katil. Peki gerçekten katil mi? Siyah kanın olayı ne? Öldürme şeklinin sebebi ne? Hepsinin cevabı kitapta tabii ki. Spoiler vermek yok. Katille ilgili tek bir cümle yazmak istiyorum esasen, klişe bir cümle, ama o zaman katilin cinayetleri işleme sebebi kısmen ortaya çıkar diye susuyorum :’)

Siyah Kan’ı okurken bir katilin adım adım yöntemlerini öğreniyoruz gazeteci Marc ile birlikte. Adeta öldürmenin yolunu açmış yazar her ayrıntıyla. Bir şeyleri önceden tahmin etmek mümkün ama yine de okuma isteğini köreltmiyor bu tahminler. Kitap sonunda okuyucuyu şaşırtacak gelişmeler hala mümkün, okuyun bu kitabı :)

Gelelim Şeytan Yemini’ne..

Bu kitabı hep uykum gelsin diye gece okudum ve bilmiyorsanız hemen söyleyeyim sabah ezanını duymadan, insanların işine-okuluna gidişini görmeden uykuya dalamayan bir insanım. Dolayısıyla buram buram şeytan temalı olan kitap, beni azıcık korkuttu.

Konusu: Benzer cinayetlerin işlenmeye başlamasıyla olayların ortak noktasının katillerin öldükten sonra hayata döndürülmüş ve uzun süre komada kalmış kişiler olmasıdır. Daha da ilginci ise cinayete kurban gidenlerin, katilleri komaya sokan kişiler olması. Karışık değil mi? :) Çünkü bir gıdım karışık anlattım :P İntikam cinayetleri serisi var görünürde ama gerçekten de katiller komadan uyanan kişiler midir orası meçhul. Avrupanın dört bir yanında bu tarz cinayetler işlenir ama herkes aynı soruya odaklanır, katil aynı kişi midir yoksa katil serisi mi vardır?

Kitap polisiye olarak başlıyor sonra gerilimle devam ediyor. Olaylar, Mat adında bir polisin, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda kendisi gibi polis olan Luc’un intihar etmesiyle başlıyor.  Mat ve Luc çocukluk arkadaşıdır. Her ikisi de ruhban okulunan mezun olan katolik polislerdir. Luc’un intihar etmesi Mat için çok şaşırtıcı olur ve sebebini araştırmaya başlar: Katolik bir polis olan Luc nasıl olur da intihar eder? Nasıl bir dava araştırıyordu ki bu denli etkilenip intiharı seçti? Sorularına cevap olarak başlayan araştırma Luc’un neyin peşinde olduğunu gösterir.

Mat ile birlikte ölümden dönen ve uzunca bir süre komada kaldıktan sonra sağlıklı bir şekilde hayata dönen kişileri keşfederiz önce. Bu “ölüme yakın deneyim yaşayan” kişilerin ortak noktası şeytanı gördüklerini iddaa etmeleri.

Bazı şeyleri daha ilk bilgiyi öğrendiğiniz anda tahmin etmeniz mümkün. Mat gibi bir polisin geç keşfetmesine şaşırmıştım. Kitabı okurken birkaç tahminimi bir kenara not etmiştim nasıl çıkacak diye ki tutmuştu :)) Ha bu tahminler kitabın sonucunu bozdu mu derseniz eğer kocaman bir hayır olur cevabım çünkü sonuç beni cidden şaşırtmıştı. Kitabın tek konusu Luc’un intihar sebebi değil ki sebeplerin başlangıç noktası hayli ilginç. Ve yine yine evet yine tüm kötülüğün kaynağı aynı yerden çıkıyor.

Gönül isterdi ki bu yazıya Grangé’ın “Kötülüğün Kaynağı” üçlemesi adı altında yazdığı serinin son kitabı olan “Ölü Ruhlar Ormanı” da dahil olsun lakin olamadı. Kitap elime geçmedi bir türlü. Her iki kitabı da öneririm ama iki kitap arasından hangisi diye diretirseniz kesinlikle Şeytan Yemini derim:) 

Bu yazar psikopat bir katil bence bu kadar ayrıntı falan.. Bir yakını olsam adamla aynı evde kalmaya korkardım vallahi. 

No Poo yöntemiyle saç yıkama ~

hair blog no poo

Selamlar herkese. Merak etmeyin blogu terkeylemedim. Yeni yazımın konusunu çılgınlar gibi merak edenler var, biliyorum! O halde karşınızda yeni yazı konum: No Poo!

Bilen bilir no poo yöntemini bilmeyenler ise bugün Radikal okumuşsa öğrenmiştir, en kötüsü gözüne çarpmıştır başlık: “Üç yıldır saçlarını yıkamıyor!” Başlığa tıklarken içinden no poo çıkacağını biliyordum ama eminim “Nasıl yani?! İğrenç!” nidalarıyla başlığa tıklayanlar vardır muhtemelen. İtiraf edin.

Radikal’deki haber tamamen no poo değil aslında, haber içeriğinde benim az sonra anlatacağım şeyler yazmıyor sadece kişinin saf suyla saç yıkadığından bahsediyor lakin haberi görünce kendi denediğim yöntem geldi aklıma. Detaylar geliyor.

Benim no poo ile tanışmam birkaç yıl öncesine dayanıyor. Bir türlü aradığım şampuanı bulamayıp internette deli divane gibi saç-bakım-kozmetik bloglarında-sitelerinde dolanırken gözüme saç görselinin bolca olduğu “No Poo!” başlıklık bir yazı takıldı. A-ha! Bu yazı beni çağırıyor deyip anında tıkladım. Az buçuk ingilizcemle yazıyı hatmettim anında. Sirke(elma) ve karbonat ile saç temizlemeden bahsediyordu yazı. Şampuan ve sabun asla yok, sadece bu ikili.

İlk anda anlam veremesem de yeniliğe açık bir birey olarak anında not ettim malzemeleri. Önce kendime bir tane fıs fıs yapabileceğim orta boy bir şişe aldım, içine göz kararı karbonat ekleyip üzerine de su koydum karbonatla orantılı şekilde ve ilk malzememi hazırladım. Bu sabun niyetine geçerli olacak bir kozmetik ürün oldu böylece. Elma sirkesini ise durulama suyuna ekledim. Önce saçlarımı sadece suyla ıslattım bir güzel ardından karbonatlı suyu fıs fıs yedirdim saçımın her yerine ve parmak uçlarımla birkaç dakika boyunca saç derime masaj yaptım. Bu masaj hem karbonatın saç derime nüfuz etmesini hem de sürekli toplu halde olan saçımdan ötürü ağrıyan kafa derimi rahatlattı. Elma sirkesiyle yeterince samimi olduktan sonra iş geldi durulamaya. Bir kovaya doldurduğum ılık suya yine göz kararı elma sirkesi eklemiştim. Su ve sirke iyice harmanlandıktan sonra güzelce başımdan aşağı döktüm o suyu. Şifa niyetine bol bol kullandım sirkeli suyu saçımda. Karbonatlı suyun sertleştirdiği saç, sirkeli suyla durulandığında anında yumuşacık oldu. Kokudan endişe edenler olmasın hiç, çünkü sirkeyi abartmadığınız sürece koku kalmıyor saçınızda.

Normalde şampuan kullanırız ve neredeyse iki gün sonra saç yağlanır kendini bırakır söner gider.. No poo yönteminden sonra bu durum azalıyor. İki-üç gün içerisinde yağlanan saçların bir haftaya rağmen sağlıkla parlamasını sağlıyor.  No poo yöntemini keşfettikten sonra elma sirkesinin de çok fazla faydası olduğunu fark etmiş oldum.

Şimdilerde bu yöntemi uyguladığımı söyleyemem, yoğunluk ve tembellikten bırakmıştım. Ama bugün Radikal’deki haberi okuyunca hemen yeniden başlamaya karar kıldım. Mevsim geçişlerinde saçları dökülen birisi olarak çok acil kimyasallardan arınıp doğal yöntemlere geçmem gerekiyor. Elma sirkesi saçlarıma çok iyi gelmişti, karbonatın saç dökülmemi kestiğini söylemiş miydim? Kimyasalların saçlarınıza zarar verdiği endişesi yaşıyorsanız eğer en azından bir-iki hafta bu yöntemi deneyip sonuçları kendiniz gözlemleyebilirsiniz. Üstelik sıfır maliyet neredeyse. Hem işe yararsa-hoşunuza giderse şampuan masrafından da kurtulmuş olursunuz :P (Tutumlu blogger mode on!)

Ben son haftalarda saçımı bebek şampuanıyla yıkıyorum yumşacık oluyor ama karbonat-sirke yöntemi ilginç bir şekilde saçıma iyi gelmişti, yeniden dönmek güzel olacak. Tabii her seferinde karbonatı falan hazırlamak tembel bünyeme zahmetli olacağından bir süre sonra yine şampuana dönüş yapacağımı biliyor olmak pek hoş değil.

Sanırım blogumdaki ilk kozmetiğimsi yazı oldu bu. Ben bile şaştım kendime. Sıkıntıdan ama hep bunlar. Oysa bloga kitap yazısı yazmayı planlıyordum. Gazete okurken buralara geldi olay. Bu da böyle bir yazı olsunmuş.

Sağlıcakla!

İlk anime: Tonari no Kaibutsu-kun

Yılların anime izleyicileri gelip çemkirse haklıdır çünkü ilk kez bir anime izledim ve daha ilkinde çektiğim sıkıntıları utanmadan yazmaya karar kıldım :D İzleyenler benim daha ilk maceramda yaşadığım baskıyı eminim yıllardır çekiyorlardır.

lpvYU

Nasıl şanssız bir insansam artık daha izlediğim ilk animede herkesler tarafından yakalandım (!) ve yine herkesler tarafından dalga konusu oldum: Destiny çizgi-film izliyor! Anime halk dilinde olmuş sana çizgi film, izleyenler ise çocuk! Mesela annem beni anme izlerken görünce şöyle bir tepki verdi:  “Bak bak bak! Koca kız oturmuş çizgi film izliyor. Deli!” -Anne o çizgi film değil, anime anime!  desem de pek ikna edici olamadığımı kabul edersiniz. Kafasını sağa sola sallamak suretiyle yanımdan uzaklaştı.

Aynı şekilde evin diğer üyeleri tarafından da çocuk muamelesi gördüğümü belirtmek isterim. En son babama yakalandım anime izlerken ama tepki veremedi daha çok garip bakışlarla beni süzdü. Yanımdan ayrıldığı an kahkaha krizine girdim. Kim bilir ne düşündü adam :D  Eni sonu evet, çizgi film izliyorum ulen şeklinde bir kabulleniş yaşadım diyebilirim. Ah şu mahalle baskısı asjakja :D

Allahtan nenem görmedi beni! 80 yaşındaki kadına nasıl anlatılır bu durum?! Komedi sdfsadfasdf :D

Adını bir türlü ezberleyemediğim içinde Haru ve Shizuku adında karakterlerin bir de horozun olduğu bir anime bu. Az sonra üşenmezsem afiş falan bulup koyacam izlemeyenlerin merakı gider böylece :D Bir anime karakteri nasıl böyle yakışıklı tatlı sevimli sempatik olur hala anlamış değilim. Hey allah’ım!

Daha önce anime izlemeye çalışmıştım; twitterdaki yoldaşlardan tavsiyeler alıp notlar tutmuştum hatta ama başlamamla bitirmem bir oldu, sevemedim bir türlü. Yanlış zamanda izlemeye çalışmışım sanırım çünkü bu animeyi sevdim selocann sağ olsun yeni tavsiyelerde de bulundu bana ama öyle zırp pırt izleyip tüketmeye niyetim yok! Her ay bir anime hatta iki ayda bir falan.. İkinci animem Deat Note olacak gibi, o kadar çok duyuyorum ki animeyi indirmeye başladım bile.

anime tonari - haru

İzlediğim ilk animede en sevdiğim en öldüğüm tatlıdan bahsedilmesiyle nasıl sevindirik olduğumu anlatamam! Çok yaşayın Japonlar! :D

Mim: Attığım en son tweet

La Fea ve Minik prof ya da diğer bir deyişle Miss Nefertiti‘nin başlattığı yeni mimle karşınızdayım efem! Malumunuz bir twitter yasağı almış başını gidiyor. Tam da bu noktada internet hepten giderse sanal alemde ölmeden önce söyleyeceğiniz son şey ne olurdu temalı bir mim çıkmış ortaya.

Benim ki şöyle olurdu sevgili blogum^^

hfgjgkjh

 

 

Hayret etmemek elde değil :) İlginç bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Hadi bakalım.

Bez cadıları ve Astrea‘yı mimliyorum ^^

 

Yazı yazdım!

Huu! N’örüyonuz?

Zavallı blogum aç sefil yazısız kaldı, kurudu gitti. Çok yazasım var ama bir türlü şöyle oturup yazamıyorum. Halbusi pc’de çok zaman geçiriyorum ama nasıl oluyorsa ne zaman blogu açsam başka şeylere kayıyorum, burayı unutuyorum. Bütün suç şu liste sitelerinde, biliyorum! Biri twitterda bir link paylaşmayagörsün, hiç liste görmemiş gibi sitedeki tüm listelerin kökünü kurutuyorum!

Daldan dala atlamalı bir yazı olsun bu, gelişigüzel yazacağım çünküm. Ne diyor bu kız demeyin hiç, temem mi?

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’ya gittik maaaaaile. (Çok kalabalıktık bu yüzden a’ları çoğalttım, öyle yazılmaz o diye sinirlenmeyin ekran başında :D) Kuzenler, amcalar, halalar, neneler, kardeşler falan filan.. Günübirlik bir ziyaret oldu tabii. Gece dört sularında kalktık beş gibi falan ekibi toplayıp yola çıktık. İki günlük uykusuzluğumla bindim otobüse yolda uyurum belki diyordum amma velakin uykunun u’su yoktu herzamanki gibi. Dönüşte de aynı şekilde uyumadım ama eve geldiğimde pek şükela bir uyku çektim. Deliksiz uyumak güzel şey vesselam.

Yolda izlemelik kdrama ve Jdrama stoğu yapmıştım flaşlara fekat otobüsteki o mini tv’lere flaş takılmıyor imiş, dizi izleme hayalim o an son buldu. Çok da şe’etmedim ama otobüste yabancı olmadığından, ailecek olduğumuzdan gırgır-şamata dolu eller havada bir yolculuk oldu. Yanıma aldığım Oblomov’u bile gidiş-dönüş toplam iki sayfa okuyabildim. Öyle hareketliydi yolculuk.

Genelde bir yere gideceğimiz zaman herkes kendi arabasına doluşur konvoy halinde giderdik, bu defa yol uzun olduğu için farklı bir yöntem denedik ve otobüs kiraladık, pek de güzel oldu. Yolda hiç kar yoktu :’( (Bu zavallı blogger hayatı boyunca hiç kar görmedi böhüü) Bi’ Aksaray’da verdiğimiz molada buz tutmuş zemin olayını düşmekten son anda kurtularak tecrübeledim o kadar. (Çen rezile!) Giderken hava iyiydi soğuk değildi, mola verdiğimiz noktalarda üşüme olayı olmadı ama yine Aksaray’daki tesislerde ellerimi yıkayayım dedim, aman yarabbi! Sular buz! Acı çektim ellerimi yıkarken :D

Şimdi düşünüyorum da biri bana Ankara’ya gittin mi hiç diye sorsa ne diyeceğim? Evet gittim desem olmayacak hayır gitmedim desem hiç olmayacak :D Gittim sayılır diyeceğim :D Çünkü evden çıkıp yine başka bir ev ziyaretine gittim. Otobüs Ankara’ya girdiğinde içerideki gırgırdan kafamı çevirip iki yer göreyim durumunu akıl edemedim pek. Bir ara şehirden geçerken bir müze ve bir kültür merkezi mimarisinden ötürü dikkatimi çekti şöyle bir göz gezdirdim o kadar.

Bu ziyaretle birlikte dört saatlik yol limitimin yedi-sekiz saate çıktığını sevinerek gördüm. Midem bulanır diye çok korkuyordum ama korkulan olmadı sorunsuz atlattım. Arada sıraa hafif bir yoklasa da mideciğim, dışarı çıkmak istemedi :P

Günübirlik yolculuk yapmak çok zevkliymiş. Sekiz saat yol yapıp birkaç saat kalmak sonra yeniden bir sekiz saat daha yol gitmeyi eğlenceli buldum. Dönüşte hava pek soğuktu. Yine –yanılmıyorsam- Aksaray’da yemek-ihtiyaç molası verdik, o anlar hayatımın en soğuk anlarıydı. Otobüsten dışarı adımımı attığım an yüz ve el (yoksa da böyle bir şey şu an uydurdum artık var, olmalı!) felci geçiriyordum! Yine yeniden aman yarabbi demek istiyorum. Hayatımda ilk kez bu kadar şiddetli bir soğuk yaşadım. Ki üstümde kalın bir polarımsı kapşonlu kazak ve mont vardı ona rağmen dondum. Ben ki o montu alıp eve döndükten sonra “Mersin için çok fazla bu mont” farkındalığı yaşayıp, pişman olup, Mersin’in en şiddetli soğuğunda bile fazla kalın bulup sıcakladığım montumu giymiştim fırsat bu fırsat diyerek. Çen sore! Börek yemek için ellerimi kullanmam gerekiyordu ama kullanamıyordum :D Ellerim eklem yerlerinden buz tutmuştu, yüzümden haberim yoktu zaten. O an gelip her yerlerime iğne batırsalar ruhum duymaz o derece donmuştum. En fenası da o buz gibi sularla el yıkamaktı. Otobüse biner binmez el kremini boca ettik ellerimize. Mersin’de yaşayıp da böyle bir soğuğu hayal etmem mümkün değildi, oralarda yaşanan kış değil kış ötesi bir şey bence. Biz en fazla ince uzun kollu sweet ve mevsimlik mont giyiyoruz burada. Buna rağmen bazen sırtımda battaniye ile dışarıda gezmek istediğim zamanlar olmuyor değil. Demek Ankara gibi bir yerde yaşasam ya sokağa hiç çıkmayacak ya da yanımda ısıtıcıyla falan gezecekmişim :D

Soğuk havaların tek güzel yanı kırmızı beremi takmak oldu. Hep böyle atkı-bere-eldiven olayına özenir ama hiçbir zaman takacak mevsimi bulamazdım. Ankara’ya giderken ilk iş kafama bir bere takmak oldu. Çok mutlu oldum bere takınca :D

Kış mevsimini çok seviyorum yaz mevsimi ölsün istiyorum ama anladım ki ben sadece Mersin kışını seviyormuşum. Bak şimdi üstümde ince bir hırkayla yazıyorum bu yazıyı. Kış dediğin böyle güzel. Yine de kar görseydim iyiydi. Onun zevki de ayrı güzeldir diye düşünüyorum.

The Heirs’ten bu yana dizi izleyemiyordum, bu yüzden reply 94 dizisine başladım. 13-14. bölümlerdeyim ve hala koca tahminim çok net, kesinlikle kafamdaki kişi koca olacak kişi. İzlerken hiç ikinci bir ihtimalim olmadı. Senaristler sağolsun dizide bolca “Bak belki de koca budur!” demek için ihtimaller yaratsa da tahminimden şaşmadım. Ayrıca o ikinci ihtimal koca adayını izlerken sıkılıyorum resmen. Yine de ters köşe olma ihtimalimi saklı tutuyorum hele de bu kadar eminken tahminlerimden. Bakalım ne olacak son bölümde. Son bölümde deşifre olacak di’mi koca? Diziyi 16 bölüm sanıyordum aha finale yaklaştım heyecanıyla izliyordum ama sanırım dizi yirmi bölüm, henüz ilk on-altı bölümü indirmişim. Konuyu gereksizce uzatmadıklarını umuyorum çünkü dediğim gibi o ikinci ihtimal koca adayının sahneleri çoğaldıkça sıkılıyorum.

Son zamanlarda heyecanla kumbaramın dolmasını bekliyorum. Ablam yeni yıl hediyesi olarak kuzenlere ayakabbı şeklinde bir kumbara aldı, ilk defa kumbaramı ağzına kadar dolmadan açmayacağım sözü verdim kendime; ne kadar çıkacak çok merak ediyorum. Gereksiz bir heyecan ve merak aslında çünkü hepi topu 60-70 lira çıkacağı belli :D Kumbaram salonun orta yerinde duruyor gelen geçen bağış yapıyor, ailecek doldurmaya çalışıyoruz. İçinde iki tane kağı para var, babamın attığını biliyorum ama evde kime söylesem gururlu bir gülümsemeyle ben attım onu diyor sklşdjfghlks Her akşam ev halkına cebren bağış yaptırıyorum ama yine de dolmuyor yahu. Dipsiz kuyuysa demek. Bir an önce harcamak istiyorum :D

Dünden beri Garnier bb krem almaya çalışıyorum. Platin’de indirim varmış, ne zamandır almak istediğim için e bari indirimden alayımucuz ucuz diyordum ama evdekiler olay yaptı. Zırt pırt ev halkına Pozcu’ya gidecek olan var mı, geçerken oraya da uğrasana platinden şu kremi al bana baskısı yaptığım için abim kafayı kremle bozduğumu düşünüyor. Bir de geçenlerde avon’dan krem almıştım onun alış sürecine de şahit oldu tam oldu. Dün gece ellerime krem sürüyordum abim geldi gördü alkjghlakjhfkjshd Döverim bak seni delirdin herhalde krem diye diye moduna geçti skljdghkjdsg Sinirleri bozuldu çok :D Bugün kardeşceğizime aldırdım ama kremi, küçük kardeşlerin görevidir bu da bir nevi. Açık ton olandan aldım, yanında gözaltı roll-on vardı. İlk defa bir indirimden yararlanıyorum, ucuz bir şey alıyorum, kesin beğenmeyeceğim kremi var bir iş :D Kullandıktan sonra görüş bildiririm diyemeyeceğim çünkü karşılaştırma yapacağım bir krem kullanmadım daha önce yüzümde. Bu yüzden başka bloglara uçun yorum için.

Son olarak okuduğum kitaplardan bahsetmek istiyorum. Oblomov ve Ahmet Ümit’in Ninatta’nın Bileziği’ni okuyorum. Oblomov’u pek şükela blog Mikalzia’dan ötürü aldım, Ninatta’nın Bileziği ise uzun zamandır okuma listemde olan şuan kimin önerdiğini hatırlamadığım bir blogger önerisiydi. Ahmet Ümit polisiye yazdığı için kitabı polisiye sandım fakat öyle değil, kitap bir destan şeklinde yazılmış. Değişik bir kitap benim için, güzel ilerliyor üstelik. İncecik bir kitap olmasına rağmen yavaş okuyorum elimde okuyacak başka kitap olmadığı için. Kitap demişken yeni keşfettiğim kitapçıyı söylemezsem olmaz. Bir gün yanlış otobüse binmişim, mecbur ikinci otobüs yapmak için Forum-Mersin durağında indim ve şöyle bir kafamı çevirince Mersin Kitap Kulubü adındaki kitapçıyı gördüm. Hemen koştum içeriye ikinci el-sıfır kitaplar satılıyordu. Bu iki kitabı da buradan aldım. Yol üstünde olmasına rağmen yolun biraz aşağısında, birkaç merdiven inilerek ulaşılan bir yer. Arada gidip kitap alın oradan, kuytuda kaldığı için kimse kitap almıyor oradan sanıyorum, yazık :D

Bu akşam Aramızda Kalsın dizisi var, ailecek izliyoruz (alkjhgaslkjfsd) Hüsne karakterine tabii ki ölüyoruz, antepli olayını fazlasıyla abartsa da seviyoruz kadını. Arife-Mahir ikilisini ise merakla izliyoruz. Dizinin en güzel iki karakteri. Arife terliği diye bir olayımız bile var klsdjfglkjdg Nerde kokoş bir terlik görsek bak arife terliği alalım mı geyiği dönüyor. Şu son bir iki haftadır dizinin temposu düşmüş gibi hissediyorum ama bu hafta yükselecek o tempo sanıyorum. Arife-Mahir karaoke düeti sahnesi yeter bile :D

En tatlı gelişmeyi yazmadan yazıyı bitiriyordum neredeyse. Geçenlerde mahalleden bir amca bilgisayarla ilgili bir şey sordu bana, tamam getir bakayım dedim ve karşıma photoshop programı çıktı. 70 yaşındaki amca -hatta dede- photoshop kurmuş bilgisayarına diyor ki her akşam alıyorum bilgisayarımı photoshop yapıyorum :D Komşu çocuklarının ödevlerinin görsel aşamasını falan yapıyormuş. Sorduğu şey de dünyanın en basit şeyiydi neyse ki öğrettim. Şimdi arada sırada geliyor photoshop öğretiyorum. Her seferinde defalarca özür diliyor vaktimi aldığı için ve sonsuzlarca kez teşekkür ediyor, kötü hissediyorum kendimi :D Bir fotoğraf gösterdi bana, internetten bulmuş. Kocaman bir ev, bahçeli falan ama bahçesinde hep çöpler falan var. Diyor ki; evin bahçesini temizliyorum tertemiz yapacağım evi :’)) Öğrenmenin yaşı yokmuş sahiden de. 

Bu kadar aradan sonra bu kadar blog yazısı yeter bence, tekrar okuyamayacak kadar uzun olmuş zaten, kontrol etmeden yolluyorum. Bu yazı burada biter.

Görüşenzi!

Bir şeyler eksik

           Şarkısı bu olsun

Bugünlerde herkeste aynı istek. Alıp başını gitme isteği. Alıp başını gidenlere bir gıpta ile bakış, içten bir ah ediş, keşke deyiş, ah o gemide ben de olsaydım der gibi keşke ben de alıp başımı gidebilseydim dileği…

Herkes bir koşturma içinde ama herkeste her şeye bir geç kalınmışlık var. Bir şeyleri doyasıya yaşamaya vakit yok. Sevdalar da ayrılıklar da dar vakitlerde yaşanıp tüketiliyor. Cümleler hep keşke diye başlıyor ve hep di’li geçmiş zamanlı cümleler kuruluyor. Kurulan cümlelerin öznesi hep yorgun. Öznesi hep buğulu, nesnesi hep kayıp…

Kimsede bir şeylere karşı bir kırgınlık yok herkeste bir kızgınlık bir öfke. Yüzyıllık bir açlıkla hayatı tüketip bitirmenin peşinde herkes. Artık özlem de yok bir şeylere istek de yok.

Artık “Bugün bayram erken kalkın çocuklar,” şarkısı söylenmiyor. Geceden hazırlanmıyor bayramlıklar. Yaşlıların eli öpülmüyor verilen harçlıklarla şekerlerle mutlu olunmuyor. Kimsenin kimseden bir hayır duası da beklediği yok.

Bugün televizyonda görüp hayran kaldığı bir ülkede yarın kahvaltı yapabiliyor insanlar, anne eli değmiş bir böreği insanına diline yabancı olduğu bir ülkenin kafesinde yapılmış olan hamburgere değişebiliyor insanlar.

Artık erkekler sevdiğine açılmak için günlerce kıvranmıyor. Kızların yüzü kızarmıyor dudaklarına konan bir buseden. Kalpleri atmıyor sanki yerinden fırlayacakmış gibi. Elleri ayakları dolanmıyor birbirine. Kalpleriyle birine âşıkken mantıklarıyla da başkasını sevebiliyor artık insanlar. Ve özgür herkes dilediğini kırıp dökmeye dilediğine kendini kırıp döktürmeye ve özgür herkes parmağında yüzükle başka birinin yatağında uyanmaya; her şey aşk için ya hani, aşk her şeyi affeder ya…

Bir bardağı elinden düşürüp kırar gibi kırabiliyor artık insanlar birbirinin kalbini, etrafa saçılan cam parçalarına basar gibi kanatabiliyor insanlar birbirlerini ve hiçbir şey olmamış gibi dönüp devam edebiliyorlar hayat dedikleri koşturmalarına…

Çabalamadan başını iki elinin arasına almadan gözyaşı döküp ah etmeden herkes her istediğine ulaşabiliyor ama herkes mutsuz. Herkes herkesin sahip olmak istediği bir hayata sahip ama herkes şikâyetçi.

İnsanlık lale devrinde yaşar gibi ama yine de bir şeyler eksik kimsenin bulamadığı anlamlandıramadığı bir şey eksik. Belki sol yanında bir atış eksik, yüzde bir kızarma, dilde bir şükür, yürekte bir özlem eksik, belki bir hatır kıymet eksik, belki beli bükük bir yaşlının duası eksik.

Her şeye rağmen bir şeyler eksik bu hayatta. Her şeye rağmen herkeste aynı istek. Alıp başını gitme isteği. Alıp başını gidenlere bir gıpta ile bakış, içten bir ah ediş, keşke deyiş, ah o gemide ben de olsaydım der gibi keşke ben de alıp başımı gidebilseydim dileği…

*2008 yılında ablam tarafından yazılmış bir yazı. Yoğun ısrar üzerine bloğumda :P