Mim: Attığım en son tweet

La Fea ve Minik prof ya da diğer bir deyişle Miss Nefertiti‘nin başlattığı yeni mimle karşınızdayım efem! Malumunuz bir twitter yasağı almış başını gidiyor. Tam da bu noktada internet hepten giderse sanal alemde ölmeden önce söyleyeceğiniz son şey ne olurdu temalı bir mim çıkmış ortaya.

Benim ki şöyle olurdu sevgili blogum^^

hfgjgkjh

 

 

Hayret etmemek elde değil :) İlginç bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Hadi bakalım.

Bez cadıları ve Astrea‘yı mimliyorum ^^

 

Categories: Mim | Etiketler: , , , , , , | 2 Yorum

Yazı yazdım!

Huu! N’örüyonuz?

Zavallı blogum aç sefil yazısız kaldı, kurudu gitti. Çok yazasım var ama bir türlü şöyle oturup yazamıyorum. Halbusi pc’de çok zaman geçiriyorum ama nasıl oluyorsa ne zaman blogu açsam başka şeylere kayıyorum, burayı unutuyorum. Bütün suç şu liste sitelerinde, biliyorum! Biri twitterda bir link paylaşmayagörsün, hiç liste görmemiş gibi sitedeki tüm listelerin kökünü kurutuyorum!

Daldan dala atlamalı bir yazı olsun bu, gelişigüzel yazacağım çünküm. Ne diyor bu kız demeyin hiç, temem mi?

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’ya gittik maaaaaile. (Çok kalabalıktık bu yüzden a’ları çoğalttım, öyle yazılmaz o diye sinirlenmeyin ekran başında :D) Kuzenler, amcalar, halalar, neneler, kardeşler falan filan.. Günübirlik bir ziyaret oldu tabii. Gece dört sularında kalktık beş gibi falan ekibi toplayıp yola çıktık. İki günlük uykusuzluğumla bindim otobüse yolda uyurum belki diyordum amma velakin uykunun u’su yoktu herzamanki gibi. Dönüşte de aynı şekilde uyumadım ama eve geldiğimde pek şükela bir uyku çektim. Deliksiz uyumak güzel şey vesselam.

Yolda izlemelik kdrama ve Jdrama stoğu yapmıştım flaşlara fekat otobüsteki o mini tv’lere flaş takılmıyor imiş, dizi izleme hayalim o an son buldu. Çok da şe’etmedim ama otobüste yabancı olmadığından, ailecek olduğumuzdan gırgır-şamata dolu eller havada bir yolculuk oldu. Yanıma aldığım Oblomov’u bile gidiş-dönüş toplam iki sayfa okuyabildim. Öyle hareketliydi yolculuk.

Genelde bir yere gideceğimiz zaman herkes kendi arabasına doluşur konvoy halinde giderdik, bu defa yol uzun olduğu için farklı bir yöntem denedik ve otobüs kiraladık, pek de güzel oldu. Yolda hiç kar yoktu :’( (Bu zavallı blogger hayatı boyunca hiç kar görmedi böhüü) Bi’ Aksaray’da verdiğimiz molada buz tutmuş zemin olayını düşmekten son anda kurtularak tecrübeledim o kadar. (Çen rezile!) Giderken hava iyiydi soğuk değildi, mola verdiğimiz noktalarda üşüme olayı olmadı ama yine Aksaray’daki tesislerde ellerimi yıkayayım dedim, aman yarabbi! Sular buz! Acı çektim ellerimi yıkarken :D

Şimdi düşünüyorum da biri bana Ankara’ya gittin mi hiç diye sorsa ne diyeceğim? Evet gittim desem olmayacak hayır gitmedim desem hiç olmayacak :D Gittim sayılır diyeceğim :D Çünkü evden çıkıp yine başka bir ev ziyaretine gittim. Otobüs Ankara’ya girdiğinde içerideki gırgırdan kafamı çevirip iki yer göreyim durumunu akıl edemedim pek. Bir ara şehirden geçerken bir müze ve bir kültür merkezi mimarisinden ötürü dikkatimi çekti şöyle bir göz gezdirdim o kadar.

Bu ziyaretle birlikte dört saatlik yol limitimin yedi-sekiz saate çıktığını sevinerek gördüm. Midem bulanır diye çok korkuyordum ama korkulan olmadı sorunsuz atlattım. Arada sıraa hafif bir yoklasa da mideciğim, dışarı çıkmak istemedi :P

Günübirlik yolculuk yapmak çok zevkliymiş. Sekiz saat yol yapıp birkaç saat kalmak sonra yeniden bir sekiz saat daha yol gitmeyi eğlenceli buldum. Dönüşte hava pek soğuktu. Yine –yanılmıyorsam- Aksaray’da yemek-ihtiyaç molası verdik, o anlar hayatımın en soğuk anlarıydı. Otobüsten dışarı adımımı attığım an yüz ve el (yoksa da böyle bir şey şu an uydurdum artık var, olmalı!) felci geçiriyordum! Yine yeniden aman yarabbi demek istiyorum. Hayatımda ilk kez bu kadar şiddetli bir soğuk yaşadım. Ki üstümde kalın bir polarımsı kapşonlu kazak ve mont vardı ona rağmen dondum. Ben ki o montu alıp eve döndükten sonra “Mersin için çok fazla bu mont” farkındalığı yaşayıp, pişman olup, Mersin’in en şiddetli soğuğunda bile fazla kalın bulup sıcakladığım montumu giymiştim fırsat bu fırsat diyerek. Çen sore! Börek yemek için ellerimi kullanmam gerekiyordu ama kullanamıyordum :D Ellerim eklem yerlerinden buz tutmuştu, yüzümden haberim yoktu zaten. O an gelip her yerlerime iğne batırsalar ruhum duymaz o derece donmuştum. En fenası da o buz gibi sularla el yıkamaktı. Otobüse biner binmez el kremini boca ettik ellerimize. Mersin’de yaşayıp da böyle bir soğuğu hayal etmem mümkün değildi, oralarda yaşanan kış değil kış ötesi bir şey bence. Biz en fazla ince uzun kollu sweet ve mevsimlik mont giyiyoruz burada. Buna rağmen bazen sırtımda battaniye ile dışarıda gezmek istediğim zamanlar olmuyor değil. Demek Ankara gibi bir yerde yaşasam ya sokağa hiç çıkmayacak ya da yanımda ısıtıcıyla falan gezecekmişim :D

Soğuk havaların tek güzel yanı kırmızı beremi takmak oldu. Hep böyle atkı-bere-eldiven olayına özenir ama hiçbir zaman takacak mevsimi bulamazdım. Ankara’ya giderken ilk iş kafama bir bere takmak oldu. Çok mutlu oldum bere takınca :D

Kış mevsimini çok seviyorum yaz mevsimi ölsün istiyorum ama anladım ki ben sadece Mersin kışını seviyormuşum. Bak şimdi üstümde ince bir hırkayla yazıyorum bu yazıyı. Kış dediğin böyle güzel. Yine de kar görseydim iyiydi. Onun zevki de ayrı güzeldir diye düşünüyorum.

The Heirs’ten bu yana dizi izleyemiyordum, bu yüzden reply 94 dizisine başladım. 13-14. bölümlerdeyim ve hala koca tahminim çok net, kesinlikle kafamdaki kişi koca olacak kişi. İzlerken hiç ikinci bir ihtimalim olmadı. Senaristler sağolsun dizide bolca “Bak belki de koca budur!” demek için ihtimaller yaratsa da tahminimden şaşmadım. Ayrıca o ikinci ihtimal koca adayını izlerken sıkılıyorum resmen. Yine de ters köşe olma ihtimalimi saklı tutuyorum hele de bu kadar eminken tahminlerimden. Bakalım ne olacak son bölümde. Son bölümde deşifre olacak di’mi koca? Diziyi 16 bölüm sanıyordum aha finale yaklaştım heyecanıyla izliyordum ama sanırım dizi yirmi bölüm, henüz ilk on-altı bölümü indirmişim. Konuyu gereksizce uzatmadıklarını umuyorum çünkü dediğim gibi o ikinci ihtimal koca adayının sahneleri çoğaldıkça sıkılıyorum.

Son zamanlarda heyecanla kumbaramın dolmasını bekliyorum. Ablam yeni yıl hediyesi olarak kuzenlere ayakabbı şeklinde bir kumbara aldı, ilk defa kumbaramı ağzına kadar dolmadan açmayacağım sözü verdim kendime; ne kadar çıkacak çok merak ediyorum. Gereksiz bir heyecan ve merak aslında çünkü hepi topu 60-70 lira çıkacağı belli :D Kumbaram salonun orta yerinde duruyor gelen geçen bağış yapıyor, ailecek doldurmaya çalışıyoruz. İçinde iki tane kağı para var, babamın attığını biliyorum ama evde kime söylesem gururlu bir gülümsemeyle ben attım onu diyor sklşdjfghlks Her akşam ev halkına cebren bağış yaptırıyorum ama yine de dolmuyor yahu. Dipsiz kuyuysa demek. Bir an önce harcamak istiyorum :D

Dünden beri Garnier bb krem almaya çalışıyorum. Platin’de indirim varmış, ne zamandır almak istediğim için e bari indirimden alayımucuz ucuz diyordum ama evdekiler olay yaptı. Zırt pırt ev halkına Pozcu’ya gidecek olan var mı, geçerken oraya da uğrasana platinden şu kremi al bana baskısı yaptığım için abim kafayı kremle bozduğumu düşünüyor. Bir de geçenlerde avon’dan krem almıştım onun alış sürecine de şahit oldu tam oldu. Dün gece ellerime krem sürüyordum abim geldi gördü alkjghlakjhfkjshd Döverim bak seni delirdin herhalde krem diye diye moduna geçti skljdghkjdsg Sinirleri bozuldu çok :D Bugün kardeşceğizime aldırdım ama kremi, küçük kardeşlerin görevidir bu da bir nevi. Açık ton olandan aldım, yanında gözaltı roll-on vardı. İlk defa bir indirimden yararlanıyorum, ucuz bir şey alıyorum, kesin beğenmeyeceğim kremi var bir iş :D Kullandıktan sonra görüş bildiririm diyemeyeceğim çünkü karşılaştırma yapacağım bir krem kullanmadım daha önce yüzümde. Bu yüzden başka bloglara uçun yorum için.

Son olarak okuduğum kitaplardan bahsetmek istiyorum. Oblomov ve Ahmet Ümit’in Ninatta’nın Bileziği’ni okuyorum. Oblomov’u pek şükela blog Mikalzia’dan ötürü aldım, Ninatta’nın Bileziği ise uzun zamandır okuma listemde olan şuan kimin önerdiğini hatırlamadığım bir blogger önerisiydi. Ahmet Ümit polisiye yazdığı için kitabı polisiye sandım fakat öyle değil, kitap bir destan şeklinde yazılmış. Değişik bir kitap benim için, güzel ilerliyor üstelik. İncecik bir kitap olmasına rağmen yavaş okuyorum elimde okuyacak başka kitap olmadığı için. Kitap demişken yeni keşfettiğim kitapçıyı söylemezsem olmaz. Bir gün yanlış otobüse binmişim, mecbur ikinci otobüs yapmak için Forum-Mersin durağında indim ve şöyle bir kafamı çevirince Mersin Kitap Kulubü adındaki kitapçıyı gördüm. Hemen koştum içeriye ikinci el-sıfır kitaplar satılıyordu. Bu iki kitabı da buradan aldım. Yol üstünde olmasına rağmen yolun biraz aşağısında, birkaç merdiven inilerek ulaşılan bir yer. Arada gidip kitap alın oradan, kuytuda kaldığı için kimse kitap almıyor oradan sanıyorum, yazık :D

Bu akşam Aramızda Kalsın dizisi var, ailecek izliyoruz (alkjhgaslkjfsd) Hüsne karakterine tabii ki ölüyoruz, antepli olayını fazlasıyla abartsa da seviyoruz kadını. Arife-Mahir ikilisini ise merakla izliyoruz. Dizinin en güzel iki karakteri. Arife terliği diye bir olayımız bile var klsdjfglkjdg Nerde kokoş bir terlik görsek bak arife terliği alalım mı geyiği dönüyor. Şu son bir iki haftadır dizinin temposu düşmüş gibi hissediyorum ama bu hafta yükselecek o tempo sanıyorum. Arife-Mahir karaoke düeti sahnesi yeter bile :D

En tatlı gelişmeyi yazmadan yazıyı bitiriyordum neredeyse. Geçenlerde mahalleden bir amca bilgisayarla ilgili bir şey sordu bana, tamam getir bakayım dedim ve karşıma photoshop programı çıktı. 70 yaşındaki amca -hatta dede- photoshop kurmuş bilgisayarına diyor ki her akşam alıyorum bilgisayarımı photoshop yapıyorum :D Komşu çocuklarının ödevlerinin görsel aşamasını falan yapıyormuş. Sorduğu şey de dünyanın en basit şeyiydi neyse ki öğrettim. Şimdi arada sırada geliyor photoshop öğretiyorum. Her seferinde defalarca özür diliyor vaktimi aldığı için ve sonsuzlarca kez teşekkür ediyor, kötü hissediyorum kendimi :D Bir fotoğraf gösterdi bana, internetten bulmuş. Kocaman bir ev, bahçeli falan ama bahçesinde hep çöpler falan var. Diyor ki; evin bahçesini temizliyorum tertemiz yapacağım evi :’)) Öğrenmenin yaşı yokmuş sahiden de. 

Bu kadar aradan sonra bu kadar blog yazısı yeter bence, tekrar okuyamayacak kadar uzun olmuş zaten, kontrol etmeden yolluyorum. Bu yazı burada biter.

Görüşenzi!

Categories: Kişisel | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 7 Yorum

Bir şeyler eksik

           Şarkısı bu olsun

Bugünlerde herkeste aynı istek. Alıp başını gitme isteği. Alıp başını gidenlere bir gıpta ile bakış, içten bir ah ediş, keşke deyiş, ah o gemide ben de olsaydım der gibi keşke ben de alıp başımı gidebilseydim dileği…

Herkes bir koşturma içinde ama herkeste her şeye bir geç kalınmışlık var. Bir şeyleri doyasıya yaşamaya vakit yok. Sevdalar da ayrılıklar da dar vakitlerde yaşanıp tüketiliyor. Cümleler hep keşke diye başlıyor ve hep di’li geçmiş zamanlı cümleler kuruluyor. Kurulan cümlelerin öznesi hep yorgun. Öznesi hep buğulu, nesnesi hep kayıp…

Kimsede bir şeylere karşı bir kırgınlık yok herkeste bir kızgınlık bir öfke. Yüzyıllık bir açlıkla hayatı tüketip bitirmenin peşinde herkes. Artık özlem de yok bir şeylere istek de yok.

Artık “Bugün bayram erken kalkın çocuklar,” şarkısı söylenmiyor. Geceden hazırlanmıyor bayramlıklar. Yaşlıların eli öpülmüyor verilen harçlıklarla şekerlerle mutlu olunmuyor. Kimsenin kimseden bir hayır duası da beklediği yok.

Bugün televizyonda görüp hayran kaldığı bir ülkede yarın kahvaltı yapabiliyor insanlar, anne eli değmiş bir böreği insanına diline yabancı olduğu bir ülkenin kafesinde yapılmış olan hamburgere değişebiliyor insanlar.

Artık erkekler sevdiğine açılmak için günlerce kıvranmıyor. Kızların yüzü kızarmıyor dudaklarına konan bir buseden. Kalpleri atmıyor sanki yerinden fırlayacakmış gibi. Elleri ayakları dolanmıyor birbirine. Kalpleriyle birine âşıkken mantıklarıyla da başkasını sevebiliyor artık insanlar. Ve özgür herkes dilediğini kırıp dökmeye dilediğine kendini kırıp döktürmeye ve özgür herkes parmağında yüzükle başka birinin yatağında uyanmaya; her şey aşk için ya hani, aşk her şeyi affeder ya…

Bir bardağı elinden düşürüp kırar gibi kırabiliyor artık insanlar birbirinin kalbini, etrafa saçılan cam parçalarına basar gibi kanatabiliyor insanlar birbirlerini ve hiçbir şey olmamış gibi dönüp devam edebiliyorlar hayat dedikleri koşturmalarına…

Çabalamadan başını iki elinin arasına almadan gözyaşı döküp ah etmeden herkes her istediğine ulaşabiliyor ama herkes mutsuz. Herkes herkesin sahip olmak istediği bir hayata sahip ama herkes şikâyetçi.

İnsanlık lale devrinde yaşar gibi ama yine de bir şeyler eksik kimsenin bulamadığı anlamlandıramadığı bir şey eksik. Belki sol yanında bir atış eksik, yüzde bir kızarma, dilde bir şükür, yürekte bir özlem eksik, belki bir hatır kıymet eksik, belki beli bükük bir yaşlının duası eksik.

Her şeye rağmen bir şeyler eksik bu hayatta. Her şeye rağmen herkeste aynı istek. Alıp başını gitme isteği. Alıp başını gidenlere bir gıpta ile bakış, içten bir ah ediş, keşke deyiş, ah o gemide ben de olsaydım der gibi keşke ben de alıp başımı gidebilseydim dileği…

*2008 yılında ablam tarafından yazılmış bir yazı. Yoğun ısrar üzerine bloğumda :P

Categories: Kişisel | Etiketler: , , | 12 Yorum

Öylesine.

Balık burçludur. Rastgele birine sorduğunuzda, “Kendi halinde sessiz efendi bir kızcağız,” cevabını alırsınız. Ailesine sorduğunuzda ise “Deli, çatlak bir kız” derler. Bir abisi bir ablası, biri kız biri erkek olmak üzere iki küçük kardeşi ve kalabalık bir ailesi vardır.

En sevdiği meyve eriktir. En sevdiği mevsim ise kış. Yaz mevsiminden ve sıcaktan hoşlanmaz; çok zengin olduğunda yaz mevsimlerinde kış yaşanan ülkelere seyahat edeceğinden bahseder durur. Erik için ölür ama yazı sevmez.

Çay içmeyi çok sever, akşamları ailecek içilen çay saati günün olmazsa olmazıdır. Evdekilerin böbreciğini mıncırmaktan ve onlarla eski aile hikâyelerini konuşmaktan çok hoşlanır. En çok abisine güler, en çok ona sinirlenir.

Kısa boylu ve zayıf kısaca minyon tiplidir, bundan çoğu zaman hoşlansa da alışveriş nefreti ve alışveriş sonrası terzi olayından hiç haz etmediği için arada uzun boylu olamamaktan yakınıp, “Kız halaya erkek dayıya” sözünden yola çıkarak halasına kızar. Oysa anne babası da kısadır ama abisi uzundur!

Abinin uzunluğundan dolayı anneyle sürekli beslenme üzerine geyik çevirir. Ona göre annesi bütün sütleri peynirleri yoğurtları abiye yedirmiş ve ona boy uzatacak besin bırakmamıştır. Kısa olma sebebi bundan ibarettir. Ve evet o kıskanç biridir.

Sadece bir tane en yakın arkadaşı olduğundan ve zibilyon tane kuzeni olduğundan fazla arkadaşı yoktur, ihtiyaç duymaz. Bütün gün evde oturmaktan sıkılmaz ama yaz gelince sıkılıyorum bunalımlarından da geri durmaz.

Tatlıyı yemekten önce sever, tatlı yedikten sonra mutlaka bir parça tuzlu bir şey yemelidir. Ayrıca tatlı, çikolata gibi şekeri yüksek bir şey yediğinde oluşan çölde kalmışçasına hissedilen su ihtiyacını çok ama çok sever. O an içtiği suyun lezzeti anlatılmaz anlardandır.

Ramazan ayında çok rahat oruç tutar. Öyle ki insanlar onun oruç tuttuğuna bile inanmaz çoğu zaman, “Bu kız oruç tutmuyor sizi kandırıyor!” der. Tutuyor işte, çatlayın patlayın. İftarını suyla açar çatlayana kadar yer ve bir gram kilo almaz.

Tıka basa tok olduğu halde iki şeyi yiyebilir: Dondurma ve fırından yeni çıkmış sıcak çıtır çıtır pide ekmek! İkisine de bayılır. Günde bir dondurma yer, Maraş dondurmasından ziyade buzlu dondurmayı daha çok sever.

Film izlemekten hoşlanır ama son yıllarda birlikte film izleyeceği arkadaşları olmadığından çok merak etmedikçe film seyretmez. Tek başına yapılan şeylerden hoşlanır: Kitap okur, kdrama izler. Blog yazmaktan hoşlanır en az blog okumaktan hoşlandığı kadar.

Categories: Kişisel | Etiketler: , , , | 9 Yorum

İzlemeyin #2

Selam! Aylar sonra bloga dönüşüm maalesef bir “izlemeyin” yazısıyla olacak. O kadar izlemeyin’lik bir dizi ki tembelliği bırakıp kalktım yazı yazmaya karar verdim. Sırf sizin için. İzlememeniz gereken dizinin adı: “Flower Boy Next Door” 

Spoiler verebilirim hatta vereceğim bu nedenle attığım başlığa rağmen izlemeyi düşünen kararlı bireyler blogumdan hemen çıksın ki seyir zevki kaçmasın. Aslında bilmiyorsunuz henüz ama dizide spoiler verilebilecek bir şey bile yok :D *skljdghlskdjg*

Flower-Boy-Next-Door

Dizinin kadın oyuncusu Park Shin Hye ki ben hala bu kızı seviyor muyum sevmiyor muyum karar veremedim. Hayırlısı. Erkek oyuncuları ise Baker King Tak Goo dizisinin sevilesi oyuncusu Yoon Shi Yoon diğeri ise ilk defa izlememe rağmen nedense daha önceden de izlemişim hissi yaratan eşofmanla bile güzel olan adam Kim Ji Hoon. Ki –buraya dikkat- diziyi sonuna kadar izlememe sebep olan koskoca iki nedendir bu adamlar. Onlar da olmasa dizi bildiğin çöp. Bir buçuk saatlik film olunacak bir konuyu adamlar kalkıp on altı bölümlük bir dizi yapmış! Düşünebiliyor musunuz?!

2013010714242684042_1(Dizideki gej hallerini görmelisiniz! Yok yok vazcaydım, kesinlikle görmemelisiniz.
Öyle uyuz öyle mıymıntı ki insanı ekran başında sinirlendiriyor.)

Konuyu anlatayım azucuk: Şimdi bir tane kız var bu kız böyle bütün gün evin içinde. Bir de evden çalışabileceği editörlük işi var falan e durum böyle olunca niye çıksın dışarı di’mi? Kız günlük tutuyor arada kendinden ‘Bu kadın’ diye bahsederek ince ince duygularını yazıyor. İtiraf etmem gerekirse eğer Bu kadın’lı duygu düşünce aktarma sahnelerini biraz sevdim. (Bardağın dolu tarafını görme çabası da olabilir şimdi, bilemedim.) Bu kız editörlüğün ve günlük yazmanın yanı sıra boş vakitlerinde karşı binada yaşayan komşusunu dürbünle izlemek gibi bir alışkanlığa sahip. Platonik durumlar. Tek odalı dairelerin olduğu eski bir apartman burası. Ay uyuz ev kızının adını yazmaya unuttum bak, kızın adı Go Dok Mi. Dok Mi’nin bir de komşuları var haliyle. Hemen yan tarafında oturan iki karikatürist arkadaş var. Karşı binada ise doktor var, bir süre sonra doktorun kardeşi de katılır ve olaylar…

Go Dok Mi uzunca bir süre karşı komşuyu izlerken bir gün komşunun kardeşi olan ünlü oyun yazılımcısı (böyle mi denir bilmiyorum ama) Enrique, Dok mi’yi elinde dürbünle yakalar ve dayanır kapısına. Önce küçük çaplı bir olay yaşanır Enrique sapık damgası bile yer ama işin peşini bırakmaz; kızın peşine düşer!

Önce Dok Mi’nin, abisinin köpeğini izlediğini düşünür ama sonra abisinden hoşlandığını platonik aşk olduğunu öğrenir. Kendisi de abisini seven arkadaşına platonik olarak aşık olduğundan birbirlerine bu konuda yardım ederler ve böylece zorunlu bir arkadaşlık başlamış olur. Dok Mi her fırsatta kendini eve kapasa da Enrique türlü şaklabanlıklarla kızı evden çıkarmayı hedefler.

kim-ji-hoon-hello-tv-01

Jin Rak olur kendisi. Yanarım yanarım bu güzel adamın böyle uyuz bir dizide harcanmasına yanarım. Heyhat! 

Dok Mi-Enrique arkadaşlığı bu şekilde devam ederken kapı komşusu olan karikatürist Oh Jin Rak, bu duruma uyuz olur. Çünkü üç yıldır Dok mi’yi izlemektedir hatta internette Dok Mi’y anlatan bir karikatür serisi hazırlar. Enrique İspanya’dan Kore’ye yeni geldiği için yalnız olduğundan Dok Mi’nin tüm komşularıyla arkadaş olur hemen. Jin Rak istemese de sever çocuğu =)

Flower_Boy_Next_Door-0061

Kokoş arkadaş, on altı bölüm boyunca böyle tüylü tüylü şeyler giyip göz zevkimin içine etti.

Meraklı Enrique ve aniden pırtlayan lise arkadaşı tüylü kokoş sayesinde Dok mi’nin eve kapanma sebebi olan geçmişini öğreniriz. Meğersem lisedeyken bu yukarıda pembeli kokoşla Dok mi çok yakın arkadaşmış ama bir süre sonra okulda kendileri için ezik ikili gibi yorumlara katlanamayan kokoş sayesinde arkadaşlıkları bitmiş. Lisedeyken de yazmaya meraklı ve yetenekli olan Dok Mi, edebiyat öğretmeninden yazma dersleri ve kitap tavsiyeleri almaya başlar ama kokoş ve ekibi hemen dedikodu çıkarır Dok mi hakkında. Olaylar her yere yayılınca ve en fenası edebiyat hocası doğruları anlatmayıp kendi paçasını kurtarmak için Dok Mi’yi ortada bırakınca kız hayata küsmüş. Anne-babası ayrılıp yeniden başkalarıyla evlenen Dok Mi’yi nenesi büyüttüğünden zaten hali hazırda bir sevilmeme psikolojisi yaşayan Dok mi bu dedikodulardan ve insanların ihanetinden ötürü güven kaybı yaşayıp kendini eve kapatmış.

En çok neyden nefret edersin?
Birilerinin kapıyı çalmasından, telefon seslerinden, birilerinin beni çağırmasından…
Neden bu tip şeylerden nefret edersin?
Çünkü bu birileriyle yüzleşeceğim anlamına gelir.

İşte böyle Dok mi’nin hikayesi. Enrique İspanya’ya dönmeden önce Dok mi’yi hayata karıştırmaya karar verir ve sürekli onu dışarıya çıkartmak komşularla sosyalleştirmek ve hatta karikatürist komşuyla aralarını yapmak için didinir durur. Tabii evdeki hesap çarşıya uymaz zamanla aralarında duygusal şeyler olur ve nihayet birbirlerine itiraf ederler. Her şey güzel giderken bir anda Enrique’nin oyunlarından birinin animasyon filmi yapılacağı ortaya çıkar ve bu yüzden Enrique İspanya’ya dönmelidir ama Dok mi’den ötürü bunu erteler. Oyun fanları erteleme işini duyunca ve Dok mi’yi öğrenince planlar yapmaya başlarlar. Bir anda Dok Mi kendini lisede yaşadığı olayın bir benzeri içinde bulur. Lakin bu defa yan çizen bir edebiyat hocası değil kararlı ve aşık bir Enrique vardır karşısında. Enrique ne filmi ne de sevdiği kadını bırakmayacağını söyleyip bir yıllığına İspanya’ya döner. Bu sırada Dok Mi evden çalışmayı bırakıp günlük işe gidip gelen hayata karışan, sevgilisinin İspanya’dan dönmesini bekleyen normal bir kadına dönüşür. Enrique gelir kavuşurlar ve mutlu son olur. Spoilerli haline rağmen bu kadar.

*Daha önceki izlemeyin postu için *tık tık

 

Categories: Kdrama | Etiketler: , , , , , , , , , , , | 25 Yorum

Sunny: Haydi lise yıllarına bir dönüp bakalım..

Selam! Yine güzel bir film izledim. Lise yıllarınıza döneceğiniz sıkça arkadaşlıklarınızı hatırlayacağınız güzel bir film. Filmimizin adı Sunny veyahut diğer adıyla Sseo-ni. 2011 yapımı bir film, bugüne kadar nasıl gözümden kaçmış hayret. İzleyecek film arıyorsanız eğer, hemen indirin.

sunny mydstny 2011

Şöyle bir geriye dönüp lise yıllarınıza göz gezdirin. Arkadaşlarınızı, hayallerinizi, deliliklerinizi :’) Hatta daha iyisini yapıp fotoğraflarınıza bakın. Çoğu insan için lise yıllarının fotoğraflarda kaldığına eminim. Benim için de biraz öyle. Filmde yedi kişilik bir grup var bizim ise grubumuz dört kişilikti. Geriye sadece iki kişi kaldık ama halimizden memnunuz, hala yıllar geçse de görüştüğümüz an sanki hiç ara vermemişiz gibi şen şakrak devam edebiliyoruz. Ne mutlu bize.

Filme adını veren Sunny aslında yedi kişilik bir lise öğrencisinin grup adıdır. Her şey Na-mi’nin küçük bir kasabadan Seul’e dolayısıyla yeni okula kaydolmasıyla başlar. Na-mi Kırsaldan geldiği için konuşması şivelidir, aynı şekilde kıyafetleri de pek göz alıcı değildir. Üstelik stresli anlarda şiveli ve küfürbaz birine dönüşme özelliği vardır :’) Başlangıçta kendini kötü hisseder, arkadaş sıkıntısı çekecek gibi bir izlenim yaratır ama daha ilk günden arkadaş edinmeye başlar. Sınıfın belalı tipleri Na-mi’ye zorbalık etmeye kalkışınca Chun-woo tarafından kurtarılıp bir çeşit korumaya alınır. Sonrasında ise okulun iki arkadaş grubu kavga etmek için toplandığında Na-mi sayesinde karşı taraf korkup kaçar ve böylece Na-mi kendini sağlam bir arkadaş grubunun yedinci üyesi olarak bulur.

Film günümüz ve geçmiş olarak iki bölümden oluşuyor. Okul yıllarının üstünden yirmi beş yıl geçmiştir artık, Sunny grubu geçmişte yaşanan bir kötü olaydan sonra dağılmıştır. Na-mi hastanede yatan annesini ziyaret ederken tesadüfen karşılaştığı Sunny grubunun lideri Chun-woo ile tekrar lise yıllarına döner. Chun-woo kanser hastasıdır ve sadece iki ay ömrü kalır. Chun-woo grubu yeniden görmek isteyince Na-mi herkesi bulmaya karar verir.

Önce büyük göz takıntısı olan Jang-mi’yi bulur Na-mi, sonrasında birlikte diğerlerini ararlar… Aramalar devam edip geçmişteki arkadaşlarının yirmi beş yıl sonrasını görmenin sevincini ve şaşkınlığını yaşarlar. Hayat hepsini bir yerlere savurmuştur kimisi güzel bir hayat yaşarken kimisi sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmıştır…

Na-mi ile beraber bir geçmişe bir günümüze gider geliriz. Geçmişteki Sunny ne kadar hayat dolu, hayalleri olan, eğlenceli kişiliklere sahipse günümüzde bir o kadar sıkıntılı stresli kişiler olmuşlardır. Geçmişteki hayallerini, yaşama tutkularını kaybetmişlerdir. Na-mi evli ve yetişkin bir çocuk annesi olmuştur ama Chun-woo’ya hayallerim yok der bunun üzerine Chun-woo, Na-mi’ye bir cd verir ve Na-mi hayallerini görür. En beğendiğim sahnelerden biriydi, izlemeyenlerin hevesini kırmak istemediğimden ayrıntı vermiyorum ama izledikten sonra aynısını yapmak istedim :’)

Yukarıda iki afiş var biri liseli kızlar biri yetişkin orta yaşlı kadınlar. Afişler arasında bir fark var: Birinde yedi kişi diğerinde altı kişi var. Bunun nedenini izlerken göreceksiniz. O eksik parça aslında birbirlerinden kopma nedenleridir.

nami-chunwoo

Na-mi ve Chun-woo’nun gençliğini oynayan oyunculara bayıldım. Özellikle Na-mi rolündeki genç oyuncu pek tatlıydı. Daha çok dizi-filmde görmeyi umuyorum kendilerini.

Günümüz sahneleri çok güzeldi ama geçmiş sahneleri daha iyiydi tabii ki. Geçmişteki siyasi olayları bile çok sevimli anlatmışlar. Bir ordu dolusu askerlerin ortasında yaptıkları komik kavga sahnesini çok sevdim :’)

Bu arada yazmadan edemeyeceğim yetişkin Na-mi’nin genç haliyle kucaklaştığı sahne çook güzeldi.

Ve filmin olmazsa olmazı SUNNY dansı tabii ki. Filmin müzikleri çok hoştu. En sevdiğim Boney M – Sunny şarkısı. Evin içinde Sunny dansı yapasım geldi çokça :’))

Filmin finali çok güzeldi. Üzüldüğünü hissettiğiniz anda gülerken buluyorsunuz kendinizi. Her arkadaş grubuna Chun-woo gibi bir lider lazım.

İzleyiniz efenim. Mümkünse eski arkadaşlarınızla hala görüşüyorsanız onlarla birlikte izleyin :) Ve sizlere Sunny şarkısıyla veda ediyorum, dinleyiniz^^

Categories: Film falan.. | Etiketler: , , , | 11 Yorum

Çekiliş~

Düşlerimin Kore’si çok sevimli bir çekiliş düzenlemiş, katılmamak olmaz :’)

 

Katılmak için hemen tık tık yapıyoruz efenim. Bol şans^^

 

Categories: Karışık- | Etiketler: | Yorum yapın

Kitap okuyoruz #2

Yine yeniden caanım blogumdayım. Okuduğum kitaplardan bahsedeceğim azıcık. Vikitap sağ olsun okuma isteğimi kaybettiğimde beni gaza getiriyor sürekli listeme yeni kitaplar ekliyorum falan… Kitap okuyoruz serisi devam etsin o halde.

OCAK-ŞUBAT kitapları

Hayallerimin Arka Bahçesi (Katherine Allred): Madam Patapuff’un önerisiyle bir buçuk günde okuduğum bir kitap, sürükleyiciydi evet! :) Kitap çocukluk yıllarından başlayıp ergenlikle devam edip teee orta yaşlara kadar sürüyor. Böyle çocukluk döneminde başlayan dizi-film-kitapları çok seviyorum, hoşuma gidiyor temelden okumak. Kitap Alix ve Nick’in hikayesini anlatıyor. Alix muhteşem bir ailesi olan kusursuz bir hayata sahipken Nick tam tersi berbat bir hayata ve maalesef kötü bir babaya sahip annesiz bir çocuktur. Alix’in attığı adımla ikili arkadaş olur, kitap okurlar birlikte sık sık.. Nick’in şiddet dolu babasından ötürü Alix’in dedesi evlerinin bahçesindeki odayı Nick’e verir ve Nick hayatının büyük bir bölümünü orada geçirmeye başlar. Her geçen gün birbirlerine daha da yakın olurlar en son mutlu son denilecek noktada bir gelişme olur ve hayatları komple değişir…

Kitabın arka kapağında Sığla ağacıyla ilgili mini bir yazı var bu yazı biraz yanıltıcı olabilir (Benim için öyleydi çok sıkıcıydı bence :D) ama kitap sürükleyici, emin olun. Çıtır çerez ama sıcak bir hikaye yolda okuyabilirsiniz, yolunuz kısalır :))

Demir Ökçe (Jack London): Bu kitabı biraz yavaş okuyarak Jack amcaya haksızlık ettim sanırsam ama içerik güzeldi bu yüzden sindire sindire okumak istedim bir de arada sırada sadece bir gıdım sıkıldım bu sebepten ötürü uzun sürdü bitmesi. (38 günde bitti!!) Jock London’ı ilk kez okuyorum ve okumaya devam edeceğim büyük ihtimalle. Bu kitapta yarattığı kurgu (kurgu hala günümüz için bile ne kadar da muhteşem bi birseniz!) şahaneydi. Kitap ezilenlerin mücadelesini anlatan distopik bir roman. Ernest adında bir işçinin kapitalist amcalardan birinin evindeki davette fikirlerini ve kendi sınıfını savunmasıyla başlıyor. Ve kitabı Ernest’in eşi olan Avis’in ağzından dinliyoruz. Ernest’in her seferinde oligarşiye karşı çektiği söylevler, kapitalist amcaları yerle bir etmesi o kadar hoşuma gitti ki anlatamam. Satırları okurken sanki ben de o davetteymişim gibi heyecanla karşımda konuşan Ernest’i dinliyordum. Kitap boyunca hep gaza gelirken buldum kendimi :) Kitap çok eskiden yazılmış olmasına rağmen şimdi günümüze uyarlasak hiç zorluk çekmeyiz :) Kahrolsun patronlar yaşasın işçi kardeşler :D Distopik romanları seviyorum galiba.

Daha önce kapitalist sistemle ilgili bu tarz bir kitap okumadığım için herhangi bir karşılaştırma yapamıyorum ama bu kitap güzeldi, çok beğendim ve tavsiye ediyorum. Kapitalizm, oligarşi vs gibi kelimeler kafa karıştırıcı görünmesin çünkü sade bir anlatımı var kitabın. Çevirisi de iyiydi. Çeviri konusunda yorum yapabilecek kadar çok klasik roman okumadım gerçi ama Budala’nın çevirisiyle kıyasladım birazcık :’)

İmkânsızın Şarkısı (Haruki Murakami): Murakami ve Japon edebiyatıyla tanışmama vesile olan kitap. Kitabı okurken Japonların yalnız insanlar olduğunu düşündüm. Kitap yalnızlık hissini verdi bana buram buram… Üstelik bu hem bilinçli hem de zorunlu yalnızlık idi. Kitaptaki karakterler Vatanabe, Midori, Naoko ve diğerleri… Hepsi de ailesinden hatta arkadaşlarından uzak yalnız bir hayat yaşıyordu. Sonra bir de intiharlar var ki duyduklarımı doğrulayan şeyler okudum kitapta. Murakami’nin dili çok akıcıydı, sade kelimelerle anlamlı cümleler kurmuş hep. İmkansızın Şarkısı denince uzunca bir süre aklıma hep aynı iki cümle gelecek sanırım. Aslında alıntılanacak daha çok cümle vardı.

“Ölüm yaşamın karşıtı değil, parçasıdır”

“…çünkü ben olayları kağıda dökmeden anlayamayan o yeteneksiz insanlardanım…”

Kitabın filmini hala izleyemedim. İzlediyseniz yorum yapabilirsiniz. Pek izleyesim yok nedense..

 

Küçük Mucizeler Dükkânı(Debbie Macomber): Debbie teyzenin kitaplarını mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür çok popüler son zamanlarda. Küçük Mucizeler Dükkanı, bir çok kadına iyilikler getiren şirin bir tuhafiye dükkanı. Aslında dükkanın adı Bir Yumak Mutluluk. Dükkanın sahibi olan Lydia daha önce iki kez kanseri yenmiş ve tüm tedavi süresince örgü örüp, başkalarına örgü örmeyi öğretmiş otuz yaşında genç bir kadındır. Hasta olduğu dönemde hep babasının desteğiyle yaşamam tutunmuş diyebiliriz. Her şey Lydia’nın kentsel dönüşüm sürecinde olan bir mahallede açtığı şirin bir tuhafiye ile başlar. Bu tuhafiye birbirinden farklı dört kadının yuvası olur adeta. Biri eşi ve geliniyle sorunu olan yaşlı ve zengin teyze biri çocuk sahibi olmak isteyen ama bir türlü olamayan anne adayı ve diğeri ise mor saçlı acayip bir kız. Lydia ise zaten kanseri iki kez yenmiş ve tuhafiyeyle birlikte hayatına yeni bir sayfa açma derdinde olan genç bir kadın. Bu dört kadın Lydia’nın örgü dersine katılır türlü sebeplerden ve olaylar olaylar…

Su gibi akan bir kitap daha. Örgü hakkında hiçbir şey bilmeyen kişiler heveslenebilir :D Ben bir tek haroşe (böyle mi deniliyordu ya da yazılıyordu emin değilim tabii :D) örmeyi biliyorum haa bir de bir düz bir ters örgü biliyorum ama annem asla izin vermiyor örgüsünü elime almama. Umut dolu çıtır çerez bir kitap, bunu da yolda okuyun :)

Gözlerini Sımsıkı Kapat (John Verdon): Yazarın ikinci kitabı. İlki Aklından Bir Sayı Tut idi ki çıktığı dönem nasıl popülerdi, anlatmıştım. Okuma listemdeydi hediye olarak gelince bir çırpıda okudum. İlk başlarda ilk kitaptan daha güzel olduğunu düşünmüştüm ama sonra bu fikrimden vazgeçtim. Çünkü katili hemen tahmin ettim. Gerçi ilk kitabın referansı olmasaydı tahmin edebilir miydim emin olamadım şimdi :) Sadece dedektif Gurney’in ilk kitapta olduğu gibi ikinci kitapta da olaya konuk dedektif olarak dahil olması ve bunun özel hayatında sorunlara yol açması sıkıcıydı bana göre. Sanırım üçüncü kitabı olan Şeytanı Uyandırma’da mesleğine resmen geri dönüş yaşayacak, yaşamalı!

Yazar bu defa düğün günü öldürülen gelin cinayetini anlatıyor. Üstelik katilin kim olduğu da belli! Yine de emin olunamıyor çünkü hikayede eksik parçalar olduğu keşfediliyor. Dedektif Gurney’in olaya dahil olması cinayet silahından düğüne gelen davetlilere kadar her şeyde bir şüphe oluştrması acaba dedirtiyor. Durumun ilginç bir yanı daha var o da düğünün alanının hemen her yerinde kameraların olması. Gurney amca üstün zekasıyla çözüyor elbet olayı.

Budala – I ve II. Cilt (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski): Daha önce hiç Dosteyevski okumamıştım ve Suç ve Ceza okumayı çok istediğim bir Dostoyevski kitabı. Şimdiye kadar okumamış olmam ise yayınevlerinden kaynaklanıyor. Tuğla gibi kitabı incecik baskı yapmışlar ee hal böyle olunca da okuyasım gelmiyor hiç. İki cilt haline denk gelirsem ya da sadeleştirilmemiş olanına mutlaka okuyacağım.

Budala biraz hayal kırıklığı oldu bende. İlk cildi bir çırpıda okudum ama ikinci cildi kendimi zorlayarak resmen sürünerek okudum. Çeviri çok ama çok kötüydü :/ Hiç zevk almadım okurken sırf bitsin diye okudum. Dürüst bir adam olduğu için saçma bir şekilde Budala yerine konan adamın hikayesini anlatıyor kitap.

(Dosteyevksi önerilerine açığım.)

Bir sonraki kitap yazısında görüşürüz^^

mydstny sign

 

Categories: Kitap | Etiketler: , , , , , , , , , , , | 6 Yorum

Mim: Kitap okuma halleri..

Yeni bir mim ile karşınızdayım efenim. Asiruh çingum beni unutmamış yine, tam şurada mimlemiş beni. Tenk yuu efenim :’)) Mimin konusu: Hangi şekil(ler)de kitap okursunuz?

Uykusuzluk problemi çeken biri olarak geceleri uyumaya çalışırken devamlı sağa sola dönüp duran biriyim. Ranzanın üst katında olduğumdan alt katta yatan kardeşceğizim çokça şikayet eder bundan :D Bunu uzun süre aynı şekilde kalamadığımı anlatmak için söylüyorum. Kitap okurken de durum aynı. Çok çeşitli hallerde okurum kitabı!

Oturarak. Yarı oturup-yarı uzanarak. Yüzüstü uzanıp dirseklerimin üstünde durarak. Sırtüstü kitap havada kalacak şekilde. Ayaklarımı uzatarak. Yan yatarak. Otobüste giderken. Aklıma gelen her şekilde. Çünkü uzun süre aynı pozisyonda kitap okumak rahatsız ediyor insanı. Arada kalkıp sağa sola dönüp belimi çıtlatıyorum, tutulup kalıyorum çünkü..

kitap okuma halleri

 

Yukarıda gördüğünüz resimdeki durumları aynen yaşıyorum. En sevdiğim ve en rahat kitap okuma şeklim: Üçlü koltukta arkama bir yastık alıp, yaslanarak ve ayaklarımı uzatarak.. Bir de çay, değmesin keyfime.

Geceleri okurum genelde ve odada benim haricimde iki kişi daha olduğundan ışığı açamıyorum bu sebeple el feneri kullanıyorum =D El fenerini kullandığımda yüz üstü okumak zorunda kalıyorum ve inanılmaz derecede yorucu oluyor bu şekilde okumak, arada mola verip vücudumu dinlendiriyorum.

Selocan, tarih ve Nefi‘yi mimliyorum yazarlarsa eğer =)

mydstny sign

Categories: Mim | Etiketler: , | 7 Yorum

Güzel bir film izlemeye hazır mısınız?

i27llteachyoulove

Aslında film değil dizi ama bir bölümlük. Tek bölüm olduğu için film diyeceğim çünkü film tadındaydı, çok güzeldi. İzleyince göreceksiniz. Filmimizin adı We Teach Love veyahut diğer adıyla I’ll Teach You Love.

 Dünyanın en zor şeyi, başkasının gönlünü kapmaktır  (Küçük Prens)

Hoşlandıkları kadınların kalbini kendi başlarına kazanamayan beceriksiz erkeklere romantik destek ve danışmanlık sağlayan bir çöpçatanlık şirketinden yardım isteyen Lee Jin Yi ile başlıyor hikayemiz. Jin Yi on iki yıllık platonik aşkı olan Chul Woo’nun dikkatini ve aşkını kendi çabasıyla kazanamadığı için profesyonel destek almaya karar verir.

Şirketin  aşka inanmayan başkanı başkanı Kwon Tae Joon bu yolda Jin Yi’ye danışmanlık yapacaktır. Benzer bir konusu olan Cyrano Agency filmini izlediyseniz eğer tüm bildiklerinizi unutun ve gülmeye, eğlenmeye şaşırmaya ve aşık olmaya hazır olun. Şaşırtıcı bir film bizi bekliyor :’)

On iki yıl boyunca aynı kişiyi seven ve sabırla bekleyen Jin Yi’yi tebrik ediyorum valla. Taş olsa çatlar :D Önemli sebepleri olasa kızcağız belki bir on iki sene daha bekleyecekti kim bilir. Sabırlı kızmış vesselam. Gerçek hayatta var mıdır ki böylesi?

95078940

Aşka inanmayan cool çöpçatan yöneticimiz başlangıçta bizim kıza yardım etmek istemez. Neymiş efendim kadınlar maymun iştahlıymış. Külliyen yalan! Yardım etmeye ikna olunca da kızı baştan aşağı değiştirir. İlk intiba meselesi.

Doğal haliyle yeterince sempatik olan kızımızı saçından giyimine kadar değiştirirler. Yönetici Tae Joon’un yardımıyla esas adam Chul Woo’nun dikkati çekilmeye çalışılır ki emin olun fazlasıyla dikkatini çeker! :D

Tae joon sayesinde Jin Yi emin adımlarla ilerler. Arada küçük hatalar yapsa da kişiliğiyle Chul Woo’yu etkiler. Arkadaşlıkları flörte doğru yol alır. Tüm bu süreç boyunca Tae Joon sürekli saçma şakalar yapan Jin Yi’den etkilenir ama Jin Yi’nin kalbinin kim için attığı bellidir.

“Sahgsahwa’nın çiçekleri yaprakları yere basınca açar. Ne çiçek yaprakları görür ne de yapraklar çiçeği. Bu çiçek kavuşamayan aşıklar anlamına gelir.”

İzlerken Jin Yi için kah sevinip kah üzülebilirsiniz :’) İlk aşkını anlattığı sahnelerde eriyip okul anılarına tebessüm edebilirsiniz :’)) Benim en hoşuma giden replikler de genelde bu sahnelerde geçti. Jin Yi’nin aşık olduğu kişiyi bu kadar iyi gözlemlemesi çok hoştu.

Bugüne kadar izlediğim en şaşırtıcı filmlerdendi. Finali çok hoş yapmışlar, abartmadan gerçeğe uygun naif bir şekilde sonlandırmışlar. Ekran başından mutlu ayrılacağınız bir film :)) Film bir saat falan sürüyor izlerken bir bakıyorsunuz aa bitmiş! Komedi var, romantizm var dram var ne arasan var filmde. Şeker tadında güzel mi güzel bir film. İzlemediyseniz eğer hemen listeye alın.

Spoiler vermeden ancak bu kadar anlatılır bu film, İzleyin.

mydstny sign

Categories: Film falan.., Kdrama | Etiketler: , , , , , , | 18 Yorum

WordPress.com'dan blog alın. Tema: Contexture International tarafından Adventure Journal.