Mim

Rosa‘nın son yazısını görünce mim yazasım geldi aniden. Mimin ucu açık bırakılınca da üstüme alındım hemen ve oturdum cevapladım. Kısa kısa zaten, çerezlik.

1.Canan Tan mı Debbie Macomber mı?

Canan Tan’ın birkaç kitabını okudum (Piraye, Yüreğim Seni Çok sevdi, Eroinle Dans, En Son Yürekler Ölür) ve maalesef kendini tekrar eden bir yazar olduğunu söylemeliyim. Debbie teyzenin ise sadece Küçük Mucizeler Dükkanı kitabını okudum. Çok umut dolu yumuş bir kitaptı. Seri olduğu halde devamını bilinçli olarak okumak istemedim üst üste bu kadar umut bünyeme fazla gelecekti kuşkusuz. Yine de illa birini seç derseniz Debbie teyzenin yumak dünyasını tercih ederim :’)

2.Küpe mi kolye mi?

Küpe. Kolye alırım arada ama takmam genelde hediye ederim. Küpeyi çok severim ama sadece nokta küpeler. Sallantılı küpe pek sevmiyorum.

3.Gelecekteki hedefin nedir?

Memur olmak? Bu ülkede anca bu.

4.Bira mı sigara mı?

Hiçbiri. Alkol kullanmadım hiç kullanmaya da niyetim yok ve sigara o koku beni öldürüyor!

5.Blogunun ismi neden bu?

Sevdiğim bir müzik grubundan yola çıkarak oluşturduğum bir isim aslında. Daha güzeli aklıma gelmeyince bununla devam ettim. Seviyorum.

6.Favori makyaj malzemelerin?

En bakımsız blogger benim zannımca. Favori tek kozmetik malzemem el kremim. En fazla bir de dudak nemlendirici ekleyebilirim buna.

7.Gerçek aşk bana göre…

Bilemedim..

8.Yabancı dil mi anadil mi?

Her ikisi de önemli ama keşke ana dilimi biliyor olsaydım, bilmediğim için cidden üzgünüm.

9.Kuzey Amerika Kıtası mı Güney Amerika Kıtası mı?

Bilemedim şimdi. Meksika’dan ötürü belki Kuzey olabilir.

10.Kurşun kalem mi uçlu kalem mi?

Uçlu kalem uçlu kalem uçlu kalem.

Mimin ucunu Rosa gibi açık bırakıyorum biri alsın bayrağı yazsın gari. Bloglarımıza geri dönüş yapalım n’olur. Hadi sen de yaz!

John Green kitapları..

tumblr_md4m0dxzH31qzdg60o1_500

Alaska’nın Peşinde

Ünlü kişilerin son sözlerini araştıran, ezberleyen Miles, Fronçois Rebelais’nin ölmeden önce söylediği “Büyük belki’yi aramaya gidiyorum hu huuu!” sözünden etkilenip kendi “Büyük Belki”sini bulma amacıyla yatılı lise olan Culver Creek’e kayıt yapar.

Yeni okulunda oda arkadaşı Albay ve diğer yurt arkadaşları olan Takumi, Lara ve daha ilk anda etkilendiği Alaska ile birçok şey yaşayacağı bir okul yılına başlar. Alaska kadın-erkek eşitliğine inanan feminist, erkek baskısını kırmak isteyen bir karakterdir.

Kitabın uzunca bir kısmı geriye sayım günlerden oluşuyor. Her bölüm başlangıcı esas güne götüren bir ‘geri sayım’dan ibaret. Esas gün okuyucuyu şaşırtan bir olaya denk geliyor. Sonrasında ise kitap geri sayımdan çıkıp “X gün sonra” moduna geçiyor. Kitabın miladı kitabın adında gizli. (spoilersiz spoiler verdim sanki:P)

Okul Miles için birçok ilkin yaşandığı yer olur. Arkadaş grubuyla yaptığı eşek şakaları kitabın eğlenceli yanı. Alaska karakteri tanımaya değer diyebilirim :))

“Bu acılar labirentinden nasıl çıkacağız?”

İlk Aşk

Hayatı boyunca adı Katherine olan kızlarla çıkan Colin, 19. Katherine tarafından terk edildiği gün arkadaşı Hasan ile birlikte aşk acısını yenebilmek için uzun yola çıkarlar.

Tüm bu Katherine olayı aslında tamamen tesadüf, özel olarak Katherine avına çıkmış değil Colin. Üstün zekalı olan Colin, karşısına mütemadiyen Kathrine’lerin çıkmasını üstüne üstlük her defasında terk edilmesini bir teoreme çevirmeye karar verir. Katherine’lerle yaşadığı ilişkilerden yola çıkarak oluşacak bir teorem! Evet çocuk üstün zekalı.

Colin teoremle birlikte ilişkilerde kimin önce terk edeceğini ya da terk edileceğini belirlemeyi amaçlar. Uzun bir yol macerası (ve teorem) boyunca “Evreka!” anını bulmaya çalışır. Yolculuklarının ilk durağı Arşidük Franz Ferdinand’ın mezarlığı olur. Mezar-tur rehberliği yapan Lindsey ile tanışan ikiliiz Lindsey’in annesinin kendilerine sunduğu iş eklifinden ötürü orada kalmaya başlarlar. İkilimiz bir yandan ilişkiler ve teorem üzerinde çalışırken bir yandan da Lindsey’in annesinin verdiği eğlenceli işle ilgilenmeye başlar.

Karakterimiz Colin üstün zekalı olunca birçok ekstra bilgi öğrenebiliyor insan okurken. Colin aynı zamanda kelimelerden anagram yapma yeteneği olan ve sürekli bunu yapan bir çocuk. Bu noktada kitabın çevirmenini tebrik etmemek elde değil, muazzam bir çeviri sunmuş bize.

Eğlenceli bir kitaptı.

Aynı Yıldızın Altında

16 (ya da 17) yaşında kanser hastası olan Hazel Grace, kanserli çocukların oluşturduğu destek grubunda Augustus ile tanıştıktan sonra monoton hayatı tempo kazanır. Bir KBY (Kanser Bulgusu Yok) olan Augustus arkadaşı Isaac sayesinde katılır gruba. Hazel ve Augustus arasında daha ilk anda etkileşim olur.

Ne kadar ömrünün kaldığını bilmese de kanserin son aşamasında olan, oksijen tüpüyle yaşayan-gezen Hazel ile eskiden kanser olan şimdilerde sağlıklı olan Augustus, birbirlerine önerdikleri film-kitap sayesinde daha da yakınlaşır.  Hazel’ın önerdiği “Görkemli Izdırap” kitabı, kitap boyunca ikilinin üzerine yorum yapıp sohbet ettiği ve kitabı şekillendiren bir eser olacaktır. Kitap boyunca görkemli Izdırap’tan o kadar bahsedildi ki elime alıp okumak istedim bu sözde kitabı.

Isaac karakterini sevdim. Üçlünün Augustus’un isteği üzerine toplanıp konuşma yaptığı sahne favorim. 

Hazel ve Augustus’un hikayesi bir kanser hikayesi ve kitabın her sayfasında bunu görmek mümkün fakat john Green kanserden dram çıkartan salya sümük bir kitap yapayım çok satsın kafasında değil pek. Evet hüzünlü sahneler var yok değil ki ben birkaç sayfa boyunca ağlamış olabilirim ama dediğim gibi ağdalı bir dram yok içerikte.

Kitabı okuduktan sonra filmi izlerim diyordum lakin kitap yetti bana her zamanki gibi.

Yazarın okumadığım tek kitabı Kağıttan Kentler’e başlamıştım ama birkaç sayfa sonra bıraktım, üst üste aynı yazarın kitaplarını okumaktan pek hoşlanmıyorum araya birkaç kitap girsin Kağıttan Kentler’i de okurum elbet.

John Green amcanın kitaplarını liseli gençlere öneriyorum genelde. Tam onlara uygun tarzda kitaplar bence.

mydstny sign 

#BirFilmBirPhotoshop

sevmek_zamani_mydestiny_by_mydestiny06-d83ecfs

Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.

Grangé: “Kötülüğün Kaynağı” Üçlemesi

mydstny

Selamlar! Çok uzun bir aradan sonra kitap yazısıyla karşınızdayım. (Orada hala birileri varsa tabii) Aslında okuduğum bütün kitaplarla ilgili az çok bir şeyler yazarım niyetindeydim lakin elim gitmedi bir türlü. [Sanki çok kitap okumuşum izlenimi veriyorum burada :P (okumadım tebikisi yalan:/ )]

Bugün Fransız yazar J. C. Grangé’nin iki kitabından bahsedeceğim. Biri Siyah Kan, diğeri ise Şeytan Yemini. İlk okuduğum Grangé kitabı Leyleklerin Uçuşu’ydu ki çok beğenmiş, şaşırmıştım. Siyan Kan ile bunu pekiştiririm daha çok şaşırır, ters köşe olurum diyordum lakin beklentimi yüksek tutmuş olmalıyım ki kitap beni pek etkilemedi. Bir de Siyah Kan’da şöyle bir olay var; okuyucu birçok şeyi tahmin ediyor, zaten katil baştan belli.

Az biraz konusundan bahsedersek eğer: Kitap yüzme-dalış şampiyonu olan Reverdi’nin yakalanması ve bu olayın eski paparazzi, şimdilerde cinayet haberleri yapan gazeteci Marc’ın olayı takip etmek istemesiyle başlıyor. Marc özel hayatında yıkımlar yaşamış olan, yalnız yaşayan bir adam. Reverdi olayı ilgisini çekiyor çünkü Marc, kötülüğün kaynağını öğrenmek bulmak isteyen bir adam. İnsanlar neden kötülük yapar? Neden öldürür? Gazeteci Marc bu soruların özünü almak insan ruhunun derinliklerinde yatan kötülük duygusunu harekete geçiren itkiyi bulmak için olayı araştırır. Bunu öğrenmek için ise tehlikeli bir yol seçer ve Reverdi ile düzenli bir iletişim kurmayı sağlar.

Marc’ın kurduğu iletişim şekli, tehlikeli bir yol. Katil hapiste olmasına rağmen her iletişime geçtiğinde bu işin sonu kötü duygusuna kapılıyor insan, üstelik işin sonu başkalarını da kapsayacak boyutta. Reverdi kadınları öldüren ve onlardan siyah kan akıtan bir katil. Peki gerçekten katil mi? Siyah kanın olayı ne? Öldürme şeklinin sebebi ne? Hepsinin cevabı kitapta tabii ki. Spoiler vermek yok. Katille ilgili tek bir cümle yazmak istiyorum esasen, klişe bir cümle, ama o zaman katilin cinayetleri işleme sebebi kısmen ortaya çıkar diye susuyorum :’)

Siyah Kan’ı okurken bir katilin adım adım yöntemlerini öğreniyoruz gazeteci Marc ile birlikte. Adeta öldürmenin yolunu açmış yazar her ayrıntıyla. Bir şeyleri önceden tahmin etmek mümkün ama yine de okuma isteğini köreltmiyor bu tahminler. Kitap sonunda okuyucuyu şaşırtacak gelişmeler hala mümkün, okuyun bu kitabı :)

Gelelim Şeytan Yemini’ne..

Bu kitabı hep uykum gelsin diye gece okudum ve bilmiyorsanız hemen söyleyeyim sabah ezanını duymadan, insanların işine-okuluna gidişini görmeden uykuya dalamayan bir insanım. Dolayısıyla buram buram şeytan temalı olan kitap, beni azıcık korkuttu.

Konusu: Benzer cinayetlerin işlenmeye başlamasıyla olayların ortak noktasının katillerin öldükten sonra hayata döndürülmüş ve uzun süre komada kalmış kişiler olmasıdır. Daha da ilginci ise cinayete kurban gidenlerin, katilleri komaya sokan kişiler olması. Karışık değil mi? :) Çünkü bir gıdım karışık anlattım :P İntikam cinayetleri serisi var görünürde ama gerçekten de katiller komadan uyanan kişiler midir orası meçhul. Avrupanın dört bir yanında bu tarz cinayetler işlenir ama herkes aynı soruya odaklanır, katil aynı kişi midir yoksa katil serisi mi vardır?

Kitap polisiye olarak başlıyor sonra gerilimle devam ediyor. Olaylar, Mat adında bir polisin, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda kendisi gibi polis olan Luc’un intihar etmesiyle başlıyor.  Mat ve Luc çocukluk arkadaşıdır. Her ikisi de ruhban okulunan mezun olan katolik polislerdir. Luc’un intihar etmesi Mat için çok şaşırtıcı olur ve sebebini araştırmaya başlar: Katolik bir polis olan Luc nasıl olur da intihar eder? Nasıl bir dava araştırıyordu ki bu denli etkilenip intiharı seçti? Sorularına cevap olarak başlayan araştırma Luc’un neyin peşinde olduğunu gösterir.

Mat ile birlikte ölümden dönen ve uzunca bir süre komada kaldıktan sonra sağlıklı bir şekilde hayata dönen kişileri keşfederiz önce. Bu “ölüme yakın deneyim yaşayan” kişilerin ortak noktası şeytanı gördüklerini iddaa etmeleri.

Bazı şeyleri daha ilk bilgiyi öğrendiğiniz anda tahmin etmeniz mümkün. Mat gibi bir polisin geç keşfetmesine şaşırmıştım. Kitabı okurken birkaç tahminimi bir kenara not etmiştim nasıl çıkacak diye ki tutmuştu :)) Ha bu tahminler kitabın sonucunu bozdu mu derseniz eğer kocaman bir hayır olur cevabım çünkü sonuç beni cidden şaşırtmıştı. Kitabın tek konusu Luc’un intihar sebebi değil ki sebeplerin başlangıç noktası hayli ilginç. Ve yine yine evet yine tüm kötülüğün kaynağı aynı yerden çıkıyor.

Gönül isterdi ki bu yazıya Grangé’ın “Kötülüğün Kaynağı” üçlemesi adı altında yazdığı serinin son kitabı olan “Ölü Ruhlar Ormanı” da dahil olsun lakin olamadı. Kitap elime geçmedi bir türlü. Her iki kitabı da öneririm ama iki kitap arasından hangisi diye diretirseniz kesinlikle Şeytan Yemini derim:) 

Bu yazar psikopat bir katil bence bu kadar ayrıntı falan.. Bir yakını olsam adamla aynı evde kalmaya korkardım vallahi. 

No Poo yöntemiyle saç yıkama ~

hair blog no poo

Selamlar herkese. Merak etmeyin blogu terkeylemedim. Yeni yazımın konusunu çılgınlar gibi merak edenler var, biliyorum! O halde karşınızda yeni yazı konum: No Poo!

Bilen bilir no poo yöntemini bilmeyenler ise bugün Radikal okumuşsa öğrenmiştir, en kötüsü gözüne çarpmıştır başlık: “Üç yıldır saçlarını yıkamıyor!” Başlığa tıklarken içinden no poo çıkacağını biliyordum ama eminim “Nasıl yani?! İğrenç!” nidalarıyla başlığa tıklayanlar vardır muhtemelen. İtiraf edin.

Radikal’deki haber tamamen no poo değil aslında, haber içeriğinde benim az sonra anlatacağım şeyler yazmıyor sadece kişinin saf suyla saç yıkadığından bahsediyor lakin haberi görünce kendi denediğim yöntem geldi aklıma. Detaylar geliyor.

Benim no poo ile tanışmam birkaç yıl öncesine dayanıyor. Bir türlü aradığım şampuanı bulamayıp internette deli divane gibi saç-bakım-kozmetik bloglarında-sitelerinde dolanırken gözüme saç görselinin bolca olduğu “No Poo!” başlıklık bir yazı takıldı. A-ha! Bu yazı beni çağırıyor deyip anında tıkladım. Az buçuk ingilizcemle yazıyı hatmettim anında. Sirke(elma) ve karbonat ile saç temizlemeden bahsediyordu yazı. Şampuan ve sabun asla yok, sadece bu ikili.

İlk anda anlam veremesem de yeniliğe açık bir birey olarak anında not ettim malzemeleri. Önce kendime bir tane fıs fıs yapabileceğim orta boy bir şişe aldım, içine göz kararı karbonat ekleyip üzerine de su koydum karbonatla orantılı şekilde ve ilk malzememi hazırladım. Bu sabun niyetine geçerli olacak bir kozmetik ürün oldu böylece. Elma sirkesini ise durulama suyuna ekledim. Önce saçlarımı sadece suyla ıslattım bir güzel ardından karbonatlı suyu fıs fıs yedirdim saçımın her yerine ve parmak uçlarımla birkaç dakika boyunca saç derime masaj yaptım. Bu masaj hem karbonatın saç derime nüfuz etmesini hem de sürekli toplu halde olan saçımdan ötürü ağrıyan kafa derimi rahatlattı. Elma sirkesiyle yeterince samimi olduktan sonra iş geldi durulamaya. Bir kovaya doldurduğum ılık suya yine göz kararı elma sirkesi eklemiştim. Su ve sirke iyice harmanlandıktan sonra güzelce başımdan aşağı döktüm o suyu. Şifa niyetine bol bol kullandım sirkeli suyu saçımda. Karbonatlı suyun sertleştirdiği saç, sirkeli suyla durulandığında anında yumuşacık oldu. Kokudan endişe edenler olmasın hiç, çünkü sirkeyi abartmadığınız sürece koku kalmıyor saçınızda.

Normalde şampuan kullanırız ve neredeyse iki gün sonra saç yağlanır kendini bırakır söner gider.. No poo yönteminden sonra bu durum azalıyor. İki-üç gün içerisinde yağlanan saçların bir haftaya rağmen sağlıkla parlamasını sağlıyor.  No poo yöntemini keşfettikten sonra elma sirkesinin de çok fazla faydası olduğunu fark etmiş oldum.

Şimdilerde bu yöntemi uyguladığımı söyleyemem, yoğunluk ve tembellikten bırakmıştım. Ama bugün Radikal’deki haberi okuyunca hemen yeniden başlamaya karar kıldım. Mevsim geçişlerinde saçları dökülen birisi olarak çok acil kimyasallardan arınıp doğal yöntemlere geçmem gerekiyor. Elma sirkesi saçlarıma çok iyi gelmişti, karbonatın saç dökülmemi kestiğini söylemiş miydim? Kimyasalların saçlarınıza zarar verdiği endişesi yaşıyorsanız eğer en azından bir-iki hafta bu yöntemi deneyip sonuçları kendiniz gözlemleyebilirsiniz. Üstelik sıfır maliyet neredeyse. Hem işe yararsa-hoşunuza giderse şampuan masrafından da kurtulmuş olursunuz :P (Tutumlu blogger mode on!)

Ben son haftalarda saçımı bebek şampuanıyla yıkıyorum yumşacık oluyor ama karbonat-sirke yöntemi ilginç bir şekilde saçıma iyi gelmişti, yeniden dönmek güzel olacak. Tabii her seferinde karbonatı falan hazırlamak tembel bünyeme zahmetli olacağından bir süre sonra yine şampuana dönüş yapacağımı biliyor olmak pek hoş değil.

Sanırım blogumdaki ilk kozmetiğimsi yazı oldu bu. Ben bile şaştım kendime. Sıkıntıdan ama hep bunlar. Oysa bloga kitap yazısı yazmayı planlıyordum. Gazete okurken buralara geldi olay. Bu da böyle bir yazı olsunmuş.

Sağlıcakla!

İlk anime: Tonari no Kaibutsu-kun

Yılların anime izleyicileri gelip çemkirse haklıdır çünkü ilk kez bir anime izledim ve daha ilkinde çektiğim sıkıntıları utanmadan yazmaya karar kıldım :D İzleyenler benim daha ilk maceramda yaşadığım baskıyı eminim yıllardır çekiyorlardır.

lpvYU

Nasıl şanssız bir insansam artık daha izlediğim ilk animede herkesler tarafından yakalandım (!) ve yine herkesler tarafından dalga konusu oldum: Destiny çizgi-film izliyor! Anime halk dilinde olmuş sana çizgi film, izleyenler ise çocuk! Mesela annem beni anme izlerken görünce şöyle bir tepki verdi:  “Bak bak bak! Koca kız oturmuş çizgi film izliyor. Deli!” -Anne o çizgi film değil, anime anime!  desem de pek ikna edici olamadığımı kabul edersiniz. Kafasını sağa sola sallamak suretiyle yanımdan uzaklaştı.

Aynı şekilde evin diğer üyeleri tarafından da çocuk muamelesi gördüğümü belirtmek isterim. En son babama yakalandım anime izlerken ama tepki veremedi daha çok garip bakışlarla beni süzdü. Yanımdan ayrıldığı an kahkaha krizine girdim. Kim bilir ne düşündü adam :D  Eni sonu evet, çizgi film izliyorum ulen şeklinde bir kabulleniş yaşadım diyebilirim. Ah şu mahalle baskısı asjakja :D

Allahtan nenem görmedi beni! 80 yaşındaki kadına nasıl anlatılır bu durum?! Komedi sdfsadfasdf :D

Adını bir türlü ezberleyemediğim içinde Haru ve Shizuku adında karakterlerin bir de horozun olduğu bir anime bu. Az sonra üşenmezsem afiş falan bulup koyacam izlemeyenlerin merakı gider böylece :D Bir anime karakteri nasıl böyle yakışıklı tatlı sevimli sempatik olur hala anlamış değilim. Hey allah’ım!

Daha önce anime izlemeye çalışmıştım; twitterdaki yoldaşlardan tavsiyeler alıp notlar tutmuştum hatta ama başlamamla bitirmem bir oldu, sevemedim bir türlü. Yanlış zamanda izlemeye çalışmışım sanırım çünkü bu animeyi sevdim selocann sağ olsun yeni tavsiyelerde de bulundu bana ama öyle zırp pırt izleyip tüketmeye niyetim yok! Her ay bir anime hatta iki ayda bir falan.. İkinci animem Deat Note olacak gibi, o kadar çok duyuyorum ki animeyi indirmeye başladım bile.

anime tonari - haru

İzlediğim ilk animede en sevdiğim en öldüğüm tatlıdan bahsedilmesiyle nasıl sevindirik olduğumu anlatamam! Çok yaşayın Japonlar! :D

Mim: Attığım en son tweet

La Fea ve Minik prof ya da diğer bir deyişle Miss Nefertiti‘nin başlattığı yeni mimle karşınızdayım efem! Malumunuz bir twitter yasağı almış başını gidiyor. Tam da bu noktada internet hepten giderse sanal alemde ölmeden önce söyleyeceğiniz son şey ne olurdu temalı bir mim çıkmış ortaya.

Benim ki şöyle olurdu sevgili blogum^^

hfgjgkjh

 

 

Hayret etmemek elde değil :) İlginç bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Hadi bakalım.

Bez cadıları ve Astrea‘yı mimliyorum ^^